Kahvemin son yudumunu keyifle içerken ağzımda bıraktığı o mayhoş tat birazcıkta olsa uyanık olmama yetmişti. Kupayı komodinin üzerine sessizce koydum. Odada sadece akrep ile yelkovanın o kafa şişiren tik tak sesi vardı. Normal insanlar saatin o gıcık sesini duymazken benim bu evde duyduğum tek şeydi. Yalnızlığımın tek arkadaşı da diyebilirdik aslında.
Terlikleri ayağıma geçirip geceden kalma dostum olan alkol şişelerinin arasında düzgün bir şekilde yürümeye çalışıyordum. Gerçi bu konuda pek de başarılı sayılmazdım. Kafamda sanki fay hattı varmış gibi hissediyorum. Adımlarım desen çarpık bir şekildeydi. Banyoya ilerliyordum ama karşılaşacağım görüntüden de korkmuyor değildim.
Kapıyı usulca açıp aynaya bakmadan önce besmele çektim. Alkol kullanıp besmele çekmem size ironik gelebilir ama bu dünyada artık yaratıcımdan başka sığınabileceğim kimse kalmadı. Hadi ama melankolik olmanın anlamı yok. Bir iki üç deyince kafayı kafayı kaldırıyoruz tamam mı? Oh! Tamam. Bir iki üç... Hadi ama bu kadar korkacak ne var? Alt tarafı üç gündür sadece beş saat uyudum. Hadi başarabiliriz. Tekrar sayıyorum bir iki... Üçü beklemeden kafamı kaldırırken direkt arkaya doğru sendeledim. Aman tanrım bu gördüğüm kişi bensem diğer ben kimdi?
Karşımda resmen seksen yaşında, bir ayağı çukurda, tek gayesi Facebook'ta kızlara para gönderip resim isteyen yaşanmışlığı da yüzündeki çizgiler kadar fazla olan Mahmut Amca vardı.
Saçlarım resmen çalı süpürgesini andırıyor. Ben bu saçlara ne yaptım da bu hale geldi diye düşünürken akla gelen film şeridi cevabımı almaya yetmişti bile. Hadi saçlarımı geçtim ama bu göz altı torbalarım neden bu kadar şişti ki? Daha fazla bu görüntüyü görüp midemi bulandırmak istemiyordum. Bugün kendime söz verdim dışarı çıkacaktım. İnsanlar açısından bu görüntüm her ne kadar tehlikeli olsa da burada beni ilgilendiren bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ah lanet olsun içimdeki insan sevgisine onlar için biraz süsleneceğim.
Hızlı bir duş aldıktan sonra kimse için yapmadığım o süpürge saçlarımı bir şekle sokmaya çalıştım ama merak etmeyin başardım. Parfümü üzerime bocalarken aynaya bakmak için kafamı kaldırdım. Artık insan içine çıkmaya hazırdım. Yalnız baya yakışıklı olmuştum diye düşünürken aklıma yine göz altı torbalarım gelmişti. Keşke biz erkeklerde kızlar gibi makyaj yapabilseydik. Ne kadar konuştum ya sizin de kafanızı şişirdim değil mi? Tamam tamam kızmayın artık evden çıkıyorum.
Mahalle yine çok sakindi. İn, cin bir de ben top oynuyorduk sanki. Gerçi saat daha sabahın altısıydı. Bu saatte kimsenin olmaması son derece normaldi. Köşedeki artık müşteri gelmediği için kapanacak olan pastaneye uğrayıp simit, poğaça aldım. Bulduğum ilk banka oturup hayvan arkadaşlarımın gelmesini bekledim. İnsanların o nankör dediği kediler bana onlardan daha çok arkadaş olmuşlardı. Mesela üç gündür onlara yemek vermiyordum ama yine beni unutmayıp yanıma geldiler. Hem bir iki tane de değil toplam dört taneydiler.
Her birine farklı bir isim vermiştim. Şu siyahlı olanın ismi Dert, beyazlı olan Keder, bir diğeri Kader, şu bıyıklı olup yalnız ve beyaz olan ise Umut. Aralarında en sevdiğim Umut ama beni en çok sevmeyende yine beyaz olan ve hayatta asla etmeyi başaramadığım şey de o.
Yavaş yavaş çevrem kalabalıklaşmaya başlamıştı. Onlar (4) ve ben çok iyi bir takım olmuştuk. Gerçi aramızdaki iletişim pisi pisi ve miyavlamaktan öteye gidemese de bence onlarda benimle sohbet etmeye bayılıyorlardı. Yerken çıkardıkları şapırtı sesleri onları beslerken bir kulaklık takmam gerektiğini hatırlatıyordu. Kitaplarımı bıraktığım bankın üzerinden alıp onları ürkütmeden kalkmaya çalıştım. Rüzgar sanki bir şeye öfkelenmişcesine delice esiyordu. Ne bekliyordum ki aylardan Ekim ve sonbahar mevsimini dibine kadar yaşıyorduk.
Etraftaki manzara bana bir ressam tuvalini andırıyordu. Şurada bir ay evvel insana umut ve mutluluk veren rengarenk olan tuval şimdi buruk bir kahverengiden ibaretti. Mevsime ve doğa anaya veda eden yaprakların hüzünlerini, düşüşlerinin verdiği acizliği hissediyordum adeta. Daha yenidoğan bebek misali filizlenip belli bir dönem sonra yemyeşil şekilde onlara ayrılan vakti güzelce geçiriyorlardı en sonunda tıpkı bizim kaçamadığımız gibi renkleri solup ölüme yakalanıyorlardı. Buradan da anlayacağımız üzere bu doğaya, dünyaya veda eden arkadaşlarını, ailesini doğduğu toprağı memleketi bırakıp giden sadece biz Ademoğulları değiliz.
Hayatı sorgulayarak geldiğim yolun sonu yine her zamanki kendimi bulduğum yer olan mezarlık oldu. Onca hayat hikayesi arasında ilerlerken bana benzer ve tanıdık gelen hikayeyi arıyordum. Daha da açıklayıcı olmak gerekirse bu mezarların sahibi benim annem, babam ve kardeşimdi. Buralarda bir yerlerde olmalıydılar. Ah! Ayağımı çarptığım mezarın başlığına odaklanırken yetmiş sekiz yaşında öldüğünü gördüm. Kim bilir neler yaşamıştı. Kendisiyle beraber ne yaşanmışlıklar, duygular hikayeler gömülmüştü o toprağa.
İçimi kaplayan hüznün artmasına izin vermeyerek sonunda aradığım şeyi buldum. İşte bunlar benim ailem. Ya da ailemdi mi demeliydim. Her neyse bilmiyorum işte. Bu annem Gül (42). Bu babam Erdem (56) ve son olarak küçük kız kardeşim Ceylan (10) . Son gördüğümden beri üzerlerinden çıkan otlardan başka bir değişiklik olmamış gibi. Topraklarına onları hissetmek için elimi sürerken ıslak olduğunu fark ettim. Bu ıslaklık toprağın maksimum beş - altı saat önce sulandığını gösteriyordu. Yağmur da yağmamıştı. Ee üç gündür ben de gelmiyordum. Peki bu ıslaklığın manası neydi? Buraya benden başka gelebilecek olan kimse de yoktu. Herhalde bir hayırsever olmalıydı.
Biz yıllar önce (12) babamın mesleğinden ötürü buraya geldik. Buraya geldiğimizde ben on iki yaşındaydım. Babam asker olduğundan dolayı sık sık yer değiştirirdik. Yani anlayacağınız üzere ailecek ne bir memlekete, ne de bir arkadaşa, ne de bir çevreye bağlı kalabiliyorduk. Yıllar geçerken değişen onca şey arasından bir tek birbirlerimize olan bağlarımız sabit kaldı. Ta ki o bağ üç yıl önce kopana kadar.
Tam üç yıl önce bugün ailemi kaybetmiştim. Sadece ailemi demek biraz yalın bir kavram olurdu. Gülüşlerimi, benliğimi, arkadaşlarımı kısacası ben benim olan her şeyi kaybetmiştim.
Yine her zaman ki gibi çıktığımız tayin yoluna doğru giderken babamın uyuya kalması sonucu bir kaza geçirdik ve o kazadan maalesef sadece ben kurtulabilmiştim. Geceler boyu gökyüzüne eşlik eden o karanlık düşüncelerim arasında intihar etmek geçti. Denedim bile ama olmadı. Ben ölmeyi bile tam becerememiştim.
Şimdi ise ailemin geride bıraktığı o enkazda çiçekler açtırmaya çalışıyorum. Çalışıyorum çalışıyorum da olmuyor. Ne gülmeyi tam becerebiliyordum ne de umut edebilmeyi. Ne yarınlarıma gözü açabiliyorum ne de bugünlerde sonsuza dek gözümü kapatabiliyorum. Olayın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen tek yapabildiğim onların istediği bölümü kazanabilmek. Ha bir de yaşamak için nefes alıp vermeyi katarsak o da var.
Şimdilerde geride umutsuz bir vaka ve bir bedende biriken anı artıkları kaldı. Ama artık bu düzeni değiştirmenin zamanı gelmişti . Bugün psikoloji bölümü 1 . sınıf öğrencisi olarak ilk günümdü. Bakalım hayatımda neler değişecek..
************************************************
MERHABA ARKADAŞLAR GECİKTİM BİLİYORUM AMA DÖNÜŞÜM BOMBA GİBİ. VUSLAT İLK BÖLÜMÜYLE SİZLERLE OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM. YENİ BÖLÜM ÇOK YAKINDA...
YOU ARE READING
VUSLAT
RomanceÜNİVERSİTE SINAVINDA PSİKOLOJİ BÖLÜMÜNÜ KAZANAN BATU BU MUTLU HABERİ ÖĞRENDİĞİ GÜN BAŞINA ÖYLE BİR ŞEY GELİR Kİ SEVİNCİ BOĞAZINDA KALIR. İŞTE BU OLAY BATUNUN TÜM HAYATINI DEĞİŞTİRECEKTİR...
