Erkekler; hayatları boyunca birkaç kez ölen yaratıklardır. Âşık olunca içe batan o ölmüşlük hissiyle yaşamak zorunda kalınan günleri, haftaları, hatta ayları yaşamıştır birçok erkek. Kimilerimiz doğuştan şanslıdırlar ve ilk aşkla ölürler. Lakin ben o şanslılardan değilim. Kronolojik sırayla periyodik ölenlerdendim.
İlkokul eşittir bir Arı Maya bir de Seray. Beni hiç sevmediği gerçeğini bir kenara koyarsak eğer, onu izlerken yaşadığım keyfi hiçbir zaman almadım çocukluğum boyunca. Zaten çocukken keyif verecek neye yanaşabiliyorduk ki? Sarı saçları tel tel dökülürdü alnına, elanın yeşile ihanet ettiği yerdi gözleri. Konuşurdu ama ben onu çok dinleyemezdim. O zamanlar burnu sümüklü beyaz yakalı aptal bir çocuktum. Tüm derdim onunla bir simidi paylaşabilmekti, küme çalışmalarında aynı kümeye denk gelebilmek için kıçımı yırtardım hatta. Ancak bizim bir kesişim kümemiz olmadı hiç...
Teneffüsler de ayakkabılarımız parçalanırcasına futbol maçı yapardık arkadaşlarla, gazozuna. Hele bir iki de gol atarsam değmeyin keyfime. Çünkü o, mutlaka sınıf penceresinden izliyordu bizi. Çok kez konuşmaya çalıştım onunla. Hatta bir kez bizim evi aradığı da oldu ama ödevi sormak için. Benden önce üç kişiyi daha aramış ulaşamamış son çare ben kalmışım. Nasıl da büyük bir ezikliktir bu, o yaşta bir erkek çocuk için bir kadının son çaresi olmak... Asıl hayat onun beni kabul etme ihtimaline yatıyordu, kimin umurundaydı öğretmenin anlattığı hayat bilgisi... Esas hayat bilgisi on beşinden sonra başlar çünkü. O zamanlar boktan değildi ilişkiler, küçüktük çünkü, cahildik çünkü... Bozulmamıştık, salt silgi kokardık. Arı Maya kokardık, bir iki bağımlılığımdan biri de buydu o vakitler... Diğeri de onun sarı saçlarına, çekme bahanesiyle de olsa dokunabilmekti.
Annemden aldığım parayı it gibi biriktirirdim çünkü her gün onun içinde alınacak bir simit olurdu öğlen aralarında. Şimdi çalışıyoruz köle gibi, boktan bir sistemin içinde rolümüzü, okuduğum okullar ya da içinde bulunduğumuz toplum belirliyor. Hatırlıyorum da büyük ablam üniversiteden her geldiğinde üzerinde bir koku olurdu. Üniversite kokardı sanki. Sonra ben gittim o lanet şehre üniversite okumaya, sigaraya başladım tabii hasbelkader, tatillerde eve her dönüşümde leş gibi sigara kokusunu bastırmak için başımdan aşağı çok parfüm şişesi boca etmişliğim oldu. Benim ki üniversite kokusu değildi, benim ki aşk acısının parfümle bastırılmış haliydi. Neyse, ne diyordum... Hah! Şimdi ki aklım olsa ilkokul aşkımla evlenirdim. Çünkü aşk bozulmamıştı o zamanlar, gerçi aşk mıydı o da tartışılır ama neyse. Şu yaşıma geldim, içimde heyecan yok, arzu yok. Onu görebilmek için ertesi sabahı deliler gibi bekleme heyecanı, şu bahsi geçen midede ki siktiğimin kelebekleri yok işte. Büyüdükçe boktan bir habitata bürünüyorum belki de, belki de kelebek besleyecek yaşta değilim. Kim bilir?
O yıllara dair her şey aşk değildi tabii. İlkokuldaydık, sanırım dördüncü sınıfız. Okul bahçesinde ağaçların olduğu bir bölümü kesip yerine kantin yapmak istiyorlardı. Yan sınıftaki arkadaşlarla birleşip engel olmak istedik ama nafile toplasan on kişi yoktuk bahçede. Müdür velilerimizi aramış. Evde hepimiz sağlam sopa yemiştik onun yüzünden. Murat hariç...
Sonra ne mi oldu peki? Simit- ayran ikilisi tarih oldu benim için. Evden domates, peynir, ekmek yapıp götürdüm okula o olaydan sonra hep...
Pazartesi olunca kahraman olduk her birimiz arkadaşlar arasında ama hepimiz kıçında anne terliği acısı... Seray yanıma geldi o gün ilk kez. Dört sene içinde bir kez dahi yanıma oturmayan kız yanıma geldi. Bana baktı ve yanağımdan öptü. İlk ve sondu o öpüş. Sonrası olmadı. Olmadı çünkü babasının tayini Malatya'ya çıkınca okuldan kaydını aldılar Seray'ın. Bu benim ilk terk edilişimdi.
Bir erkek hayatında ortalama üç kez aşık olur, ben ilk canımı genç yaşta kaybetmiştim ve ikincisini kaybetmek de öyle çok uzun zaman almadı tabii. İkinci deneme yanılma vakam, Şükran...
Ortaokul çağları işte. Bir erkek bir kızı ne kadar sevebilirse o kadar severdim onu. Karşı apartmanda otururdu Şükran. Allah var, güzel kızdı hani. Benim ömrümde çirkin sevdiğim de hiç görülmemiştir. Belki de benim gözümde hepsi birer Leyla'ydı o ayrı mevzu. Balkondan balkona bakışırdık Şükran'la. Babası müteahhitti. Annesi ev hanımı. Okul zamanları çok az görürdük birbirimizi, yapılması gereken ödevler vardı malum. O özel okula giderdi ben devlet okuluna. Pek de zeki bir kız sayılmazdı aslında. Karne zamanı mutlaka bir kırık olurdu fakat "Canın sağ olsun be kızım" derdi Nazif Amca, benim babamsa böyle bir şeyi hayatta söylemezdi. Gerçi ona hiç fırsat vermezdim, karnenin yanına iliştirilmiş bir takdirname olurdu mutlaka. Kuru bir "Aferin lan pezevenk" der geçerdi babam. Şükranlar gibi bir apartman dairesinde oturuyor olsak da, bizim ev onların evinin üçte biri kadardı. Oturdukları apartmanı Nazif Amca yaptırmıştı zaten.
Şükran'la arada bir kaçamak yapardık. Balkondan işaretleşirdik yukarı mahalledeki bakkalın önünde buluşmak için. Tabii ben hemen iner aşağı koşarak giderdim bakkalın yanına. Şükran'ın gelmesi ise on beş dakikayı bulurdu. Kadınların mutlaka erkekleri bekleten yaratıklar olduklarını o yaşlarda öğrenmiştim. Beraber Niğde gazozu ve içinden plastikten araba çıkan cipsler alır, bakkalın arkasındaki Melahat Teyze'nin bahçesine girer, erik ağacının dibine oturur hem sohbet eder hem de cipsimizi yer gazozumuzu içerdik. Melahat Teyze altmış yaşında kambur biriydi. Çocuklarının üçünü de trafik kazasında kaybetmiş genç yaşta, bu yüzden de biraz contayı yakmıştı. Annemle teyzem konuşurlarken duymuştum bunu da. Ama çok iyi biriydi, normal çocukluk hikâyelerinin aksine bizi meyve ağaçlarına dalarken kovalamaz aksine bundan keyif alırdı.
Tok gözlü bir kızdı Şükran, genel de ben verirdim gazozlarla cipsin parasını ve sonra erkekliğe toz kondurmamak için sorardım ona, "Başka bir şey ister misin canım, çikolata falan?" diye. "Hayır, bunlar kâfi" derdi. Kâfi kelimesini de ilk kez ondan duymuştum, sonra babama sorup öğrendim anlamını tabii. Bir gün Sadri Alışık'ın filmini izlerken görmüştüm, Filiz Akın'ı kurtardıktan sonra Filiz Akın onu öpüyordu. Ben de Sadri Baba'dan feyz alarak uzandım Şükran'ın yanaklarına, uzanır uzanmaz yedim tabii tokadı.
"Ananı... Ne vuruyorsun be kızım? Yemedik ya. Bir öpücük yahu, yanaktan hem de."
"Evlenmeden olmaz."
"Ama filmler de öpüşüyorlar bayağı bayağı, hepsi evli mi sanki?"
"Sen çok film izliyorsun belli Cevdet. Ancak filmde görürsün onu. Hem ben Filiz Akın değilim.
"Sen onlardan daha güzelsin bir kere."
"Yalancı."
"Vallahi billahi."
"Öpebilmek için iltifat ediyorsun değil mi? Pislik seni."
"Yok, vallahi ben bir şey etmiyorum. O ne ki? Aklımdan ne geçtiyse onu dedim. Ben seni seviyorum ki Şükran."
" Hadi ordan be. Sevsen bizim üst kat komşumuz Kübra'yla konuşmazsın."
"Vay anasını... Sana öyle mi dedi demek o? Bak sen şu orospuya."
"Düzgün konuşsana be."
"Vallahi ben onunla konuşmuyorum. Bakkaldayken bir kez karşılaştık. O yoğurt falan almıştı. Çarşamba günüydü hatta. 'N'aber?' dedi bana, ben de 'İyiyim' dedim geçtim gittim. Benim aklımda bir sen varsın be Şükran. Yalanım varsa şuradan şuraya gitmek nasip olmasın bak."
"Deme öyle, acır içim sana bir şey olursa."
"Yemin et. Anam babam ölsün de."
"Yemin ederim ama ben annemi babamı da çok seviyorum. Demem öyle şeyler."
"Eee neden söylemedin bunu önceden bana? Neden bekledin o kadar? Neden balkon kuşu ettin beni?"
"Ya ne olacaktı? Önce erkek söyler akıllım. Sonra kız."
"Böyle mi oluyormuş? Hiç bilmiyordum vallahi. Neyse biz sevgiliysek şimdi madem, öpebilirim değil mi?"
"Olmaz, evlenmeden olmaz."
"Etme! En az 12-13 sene var onun için. Okul var, daha benim askerliğim var. O kadar ben nasıl beklerim?"
"Bekleyeceksin Cevdet! Beklemezsen gidersin olur biter."
"Of! Ama çok var daha. Yanaktan bir kere yahu. Dudak demiyorum ki."
"Hayır Cevdet. Bak yolun başında sen böyle yapacaksan biz hiç anlaşamayız."
"Yolun başı mı? Nasıl yani?"
"Sen benimle evlenmek istemiyor musun?"
"Bilmem istiyorum herhalde, hiç düşünmedim ki bunu."
"Akıllım bizim apartmanda ikinci katta oturan Emel Abla'yla kocası çocukluktan tanışıyorlarmış. Bak o adam onu beklemiş sen de bekle."
"Yok yahu o kadar beklemiş mi sahiden bir öpücük için?"
"Beklemiş tabi."
"Tamam ulan ben de beklerim."
"Söz mü Cevdet?"
"Söz Şükran'ım!"
Sahiden de bekledim onu. Lakin bu bekleyiş dört sene sürdü sürmedi. Bir cumartesi sabahıydı. Balkondan balkona Şükran'la bakışma seansımızın başlamasına dakikalar vardı, saat 09.55'ti. Balkona çıktım ancak gördüğüm şey benim ikinci kez siktir edilmiş hissine düşmeme sebep oldu. Perdeler yoktu. Evin içi bomboştu. Koşarak indim aşağı. Dayandım kapılarına, defalarca çaldım zillerini ama tabii ki açan olmadı. Karşı komşuları çıktı dışarı, Şükranların kapısının önünde beni ağlarken görünce şaşırdı kadın. Sonra durumu anlayıp anlatmaya başladı.
"Oğlum Şükranlar taşındılar dün gece."
"Nasıl taşındılar ya? Bana bir şey demeden gitti mi yani öylece? Nereye taşındılar, nereye taşındılar be teyze?"
"Vallahi ben de bilmiyorum oğlum. Öylece apar topar, gece kamyonu dayadılar kapıya, taşıdılar eşyaları ve gittiler. Annesi yeni evlerine yerleştiklerinde beni arayacağını söyledi."
"Peki, Şükran size bir şey bıraktı mı? Mektup, not gibi bir şeyler?"
"Yok oğlum bırakmadı bir şey."
"Allah rızası için aradıklarında benim de haberim olsun be teyze."
Beklenilenin aksine Şükran'ın annesi aramadı karşı komşuyu. Sadece onu değil kimseyi aramadı. Şükran da aramadı beni... İkinci canımı bir Aralık ayında, boktan bir cumartesi sabahı vermiş oldum öylece. Aradan yıllar geçti, büyüdüm, üniversite okudum, iş güç sahibi oldum bu yaşıma geldim. Dün değil bir önce ki gün, iş çıkışı havalar soğudu diye kendime kaban almak için büyük bir AVM' ye girdim.
Hayli popüler ve bir o kadar da pahalı bir markanın mağazasında girip, sırf iş arkadaşlarımın yanında sönük kalmamak için neredeyse asgari ücret kadar para verdim bir kabana.
Mağazadan çıktıktan sonra sigara içmek için üst kata çıkarken siması hiç de yabancı olmayan birine rastladım. Önce tanıyamadım ancak o beni tanımıştı. Mahalleden arkadaşım Engin'di bu kişi. Merhabalaştık önce, sonra sarıldık. Muhabbet etmek için vaktimin olup olmadığını sordu. Uzun yıllar görüşmemişliğin hasreti ve belki de bir daha böyle şans eseri bir karşılaşma dışında bir daha görüşemeyeceğimiz ihtimali nedeniyle teklifini kabul ettim.
"Vay kardeşime benim be, ulan ne yakışıklı adam olmuşsun Cevo. N'apıyorsun kardeşim? İş güç ne âlemde?"
"N'apalım be oğlum, okuduk mühendis olduk. Büyük bir şirkette üretim müdürlüğü yapıyorum. Koşturuyorum yani, bak bu saat oldu anca çıkabildim işten. Sen neler yapıyorsun anlat bakalım? Evlendin mi, var mı çoluk çocuk?"
"Kardeşim evlendim, ellerinden öper bir yaşında kızım var. Bende bir ilaç firmasında bölge temsilcisi oldum. Öyle yani. Ya bak sana ne diyeceğim, seni görünce aklıma geldi. Şükran'ı hatırlıyor musun?"
"Şükran... Evet abi nasıl hatırlamam? N'oldu lan? Ölmüş mü yoksa?"
"Yok be oğlum ölse daha iyi, orospu olmuş amına koyayım."
"Ne olmuş? Nasıl lan? Oğlum düzgün konuş yahu ne diyorsun sen?"
"Lan vallahi bak. Geçen İstanbul'a gittik arkadaşlarla iş gezisine. Tabii dışarı çıktık eğitimden sonra. Gece takılalım dedik. Şükran'ı gördüm kodaman bir adamın yanında. Önce o mu değil mi çıkaramadım tabii, hatun çok değişmiş böyle memeler falan silikon. Ha ha ha."
"Girme o mevzuya. Neyse anlat bakalım, eee sonra?"
"Neyse kardeşim hatun bir adamın yanında ama tipi gör suratına sıçmazsın. Sordum mekândaki elemanlara falan harbiden de Şükran'mış. Gelirmiş oraya böyle yanında hep farklı adamlarla. Eskort olmuş lan karı."
"Nasıl ya? Babası müteahhit değil miydi onun? Nasıl o hale düşmüş?"
"Onu da anlatayım bak. Mekândaki garson kızlardan birini tanıyorum ben. Yakın arkadaşım, eski manita falan benim. Neyse kardeşim bu Şükran'la bir gece oturup konuşmuş, Şükran'ı yanındaki adam mekânda bırakıp başka karıyla çıkınca dışarı. Tabii bizimki ağlamış sızlamış falan. Anlatmış ona bütün hikâyeyi. Abi bunlar hani bir gece taşınmışlardı ya apar topar. Babasının borcu varmış sağa sola tabii kaçmışlar onlar da bu yüzden... Sonra işte ekonomik kriz falan. Güm! Baba hapse... Sonra bunlar başka bir eve daha taşınıyorlar baba içerdeyken, kira tabii bu ev de. Anne başka evlere temizliğe gitmeye başlıyor. Türk filmi gibi amına koyayım."
"Haydaaa, ciddi misin lan sen? Kafa bulmuyorsun değil mi?"
"Yok be olum, ne kafa bulması? Bildiğin böyle olmuş bütün her şey. Hatta bak bunun ablası vardı ya Nuran, onu da zengin bir adamla evlendirmişler. Adam bunu aldatmış üç kere. Tabii hatun kafayı yemiş. Balkon demirlerinde falan yürümeye başlamış delirince. Bunu yatırmışlar hastaneye, hâlâ hastanedeymiş galiba tedavi görüyormuş. Anne kalmış bir başına, evi geçindirme işi de bir anneye bakıyor dolayısıyla. Annesi Şükran'ı göndermiş İstanbul'a teyzesinin yanına. Ulan tabii teyzeler de para yok, bizimki bir süpermarkette kasiyerlik yapmaya başlamış. Abi gel zaman git zaman süpermarkete junkie tipler takılmaya başlamış, Şükran'la muhabbet kurmuşlar. Bizimkini akşamları mekânlara götürmeye başlamışlar. Zengin tiplerle tanıştırmışlar bunu zamanla. Bir süre sonra zengin adamlardan biri buna eskortluk teklif etmiş, o zamanlar sadece dışarı çıkıp adamların yanında görünüyormuş. Neyse, tabii bu işte para olunca bırakmış süpermarketteki işi bir eve çıkmış yanında başka hatunla, sadece eskortluk yapmaya başlamış. Bir süre sonra para tatlı gelince, elit sınıf adamlara motorluk yapmaya başlamış.
"Abi yeter gözünü seveyim anlatma, canım sıkıldı."
"N'oldu lan unutamadın mı karıyı hâlâ?"
"Lan yok unutamamak değil de bizim onunla birbirimize verdiğimiz bir söz vardı."
"Ne sözü lan? Seni hiç bırakmayacağım falan mı?"
"Sana ne abi? Neyse hadi geç oldu ben çıkayım artık. Görüşürüz yine."
"Haydaaa, lan hiç değişmemiş şu huyun be. Kaç yıl oldu, otur muhabbet edelim işte biraz daha yine kalkarız."
"Abi ben çıkayım. Bak bu kartım. Arada görüşürüz de benim cidden gitmem lazım."
"İyi bakalım kardeşim, hadi görüşürüz. Evdekilere selamlar."
Altüst olmuştum duyduklarım yüzünden. Sallıyordur dedim kaç kere, bu yalana kandırmam gerekirdi kendimi ama önceleri de bir iki arkadaşımdan daha duymuştum Şükran'ın İstanbul'da bir süpermarkette çalıştığını. Kaburgalarımın içinde yenik bir asker taşıyordum sanki. "Zaman..." dedim kendi kendime. "Ne kadar da adaletsiz olabiliyor." Verilmiş hiçbir sözün, edilmiş hiçbir yeminin değerinin olmadığını anladım. Bir ara tansiyonum düşer gibi oldu, yürüyen merdivenlerin tırabzanlarına tutundum sıkı sıkıya. Ceplerimi yokladım, arabanın anahtarını buldum ve otoparka doğru yöneldim. O anda telefonuma bir mesaj geldi:
"Hayatım, işten çıkıp çıkmadığını bilmediğim için mesaj atıyorum rahatsız etmemek için. Annemler bize yemeğe geldi, gelirken bir büyük boy yoğurt alır mısın? Ayrıca oğlanın da öğretmeni ödev vermiş kreşte, gelirken bir tabaka da sarı renkte karton alır mısın? Seni seviyorum..."
YOU ARE READING
ŞARAP KOKAR TENİN!
Teen FictionZincirleme tesadüflerin bileşkesidir ömür. Hepimiz farkında olmadan başkalarının hayatını evlat edinmiş, başkalarının acılarını yaşıyor olabiliriz. Hepimiz kendi hikayelerimizin içinde başka insanların hikayelerini saklıyor da olabiliriz. Bazen bir...
