Bölüm Bir
Sabah ezanı okunurken, köyün üstüne ağır ağır çöken sisin içinde horoz sesleri yankılanıyordu. Evin kadınları, uykunun mahmurluğunu üstlerinden atamadan, mutfakta son sürat kahvaltıyı hazırlıyorlardı. Bakır tencerelerin tıngırtısı, ocakta fokurdayan çayın buharıyla birleşmişti. Tahta kepçenin sesi, sabahın sessizliğini bozuyordu.
Aklına gelen soruyla kadına döndü.
"Yenge, Salih abi ne zaman askerden gelecek?" diye sordu. Kaşığın tersiyle menemeni ezerken, bir yandan da göz ucuyla demliğin altındaki közleri kontrol ediyordu.
Salih'in karısı iç çekti. Çökmüş omuzları, yüzündeki derin çizgiler, hasretin nasıl bir yük olduğunu anlatıyordu. Özlemişti kocasını. O gittiğinde yüreğine düşen yangın gün geçtikçe harlanmış, gözlerinin kenarındaki yaş bir türlü kurumamıştı. Şimay bu soruyu kayınvalidesine yöneltirken burnunun direği sızladı; özlemin acısı boğazında düğümlendi.
Şimay, yengesini anne bilirdi. Annesiyle babasını daha bebekken kaybeden kız, yengesinin şefkatinde büyümüştü. Amcası baba, yengesi ise anne olmuştu. Küçük yaşta öğretmişlerdi ona; "Anne" diye seslenirdi hep.
"Var daha yiğidimin gelmesine," dedi kadın, gözleri yaşla dolarken elleri titriyordu.
Kahvaltı hazırlandığında Şimay önce tertemiz bir örtüyü yere yaydı. Üzerine kasnağın doruğunu koydu, ardından siniyi yerleştirdi. Koca sininin üzerine mutfakta hazırlanan peynirler, zeytinler, mis gibi kokan taze ekmekler dizildi. Hep birlikte yere oturdular, sıcak çayın buğusu aralarındaki sessizliği dolduruyordu.
Amcasının iki oğlu vardı. İlki askerdeydi. Küçük oğlu Osman ise düşüncelere dalmış, çay bardağını elinde evirip çeviriyordu. Şimay, bardağı abisine uzatırken farkında olmadan elini kaydırdı ve Osman'ın eline sıcak çay döküldü.
Osman bir hışımla ve can acısıyla doğruldu. "Be kızım, biraz dikkat et! Yaktın beni. Beceriksizsen iş yapıyormuş gibi bir de başına geçme," diye sertçe çıkıştı. Ardından öfkeyle sofradan kalkıp odasına gitti. Şimay, donuk bakışlarla arkasından baka kaldı. Yüreğine ağır bir taş gibi çöken o azarı bir türlü hazmedemedi. Çocukluğundan beri en çok nefret ettiği şeydi; azarlanmak.
Bu evde hep bir mahzunluk vardı Şimay için. Ne kadar uğraşsalar da anasız babasız büyümenin boşluğu kolay kapanmazdı. Amcası ve yengesi onun yüreğini sarmalamaya çalışsa da gerçek anne-babanın yerini kim tutabilirdi ki?
Osman üzerini hızla değiştirdi, adımlarının sertliği evin duvarlarına çarpıp yankılandı. Ahırdan atını aldı, eyerini yerleştirdi. Uzun bacaklarını atın sırtına attığında yüzünde kararlı ama asabi bir ifade vardı. Köylerine çok yakın olan Derecik'e doğru atını sürdü. Yılanlı ile Derecik arası pek uzak değildi; ama yıllardır süren düşmanlık, aradaki mesafeyi kilometrelerden daha uzun kılıyordu. Daha Allah'ın suyunu bile paylaşamayan iki köy, birbirine bakmaya dahi tahammül edemezdi.
Derecik'e vardığında, sevdiği kız Nazlı'nın evinin önünden geçti. Islık çaldığında, evin avlusunu süpüren genç kızın kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Nazlı'nın gözleri hasretle parladı, elindeki süpürge titredi. Annesine bahane uydurarak köyün çıkışındaki kullanılmayan samanlığa koştu. Osman da oradaydı.
Hasretle doladı kollarını sevdiğinin boynuna. Hazırda bekleyen gözyaşları Osman'ın göğsüne aktı.
"Osman, biz ne yapacağız? Karnım belli olmaya başlayacak diye çok korkuyorum. Öldürecekler bizi. Bir hal çaresi bulamadın mı hâlâ?" dedi, sesi titreyerek.
Genç adamın yüzü buruktu. Ellerini sevgilisinin ellerine kenetledi. "Gülüm, ne yapabilirim ben? Düşünmekten kafam çatlayacak artık. Ne evladıma ne sana zeval gelmesini isterim. Ama bulacağım, elbet bulacağım bir çare. Bir çıkış kapısı yoksa, son çare ölmek olur. Ondan ayrı kalmaktansa ölümü yeğlerim," diye fısıldadı.
Nazlı, yüzünü gömdü sevdiğinin göğsüne. "Kaçalım desek, gözlerini kırpmadan öldürürler bizi. Ablamın başına gelenleri biliyorsun. Bir daha olursa kimse engel olamaz," dedi korkuyla.
Osman, içini çeken bir iniltiyle başını geriye yasladı. "Ah bir bilsem ne yapacağımızı... Ev desen ayrı bir dert. Benim amcakızım var ya, annesi babası ölen... işte o yaktı senin yârini," diye mırıldandı. Ardından, Nazlı'nın yazmasını açıp boynuna doladı, dudaklarının ucuna muzip bir gülümseme yerleşti.
Nazlı bu haline gülmeden edemedi. Ama birden aklına bir fikir dank etti.
"Osman'ım, buldum! Buldum sana nasıl kavuşacağımı!" diye şakıdı, gözleri umutla parlayarak.
⸻
Sedirin üzerine dağılmış yastıkları toparlayan Şimay, kendi kendine ince bir türkü mırıldanıyordu. Dışarıdan kapının örtüldüğünü duyunca irkilerek başını kaldırdı. Osman abisiydi. Yüzü gergindi, gözleri karanlıktı.
"Şimay, avluya gel hemen," dedi ve arkasını dönüp avluya yöneldi.
Şimay, tülbentini aceleyle düzeltti, saçlarını kapattı. Yüreği çarparak ağır adımlarla avluya indi. İçini kemiren bir his vardı; belli ki kötü bir şey olmuştu.
"Hayırdır abi?" diye sordu endişeyle.
"Allah hayra yazsın bacım. Sana diyeceklerim var amma, bir celallenmeden dinleyeceksin beni, tamam mı?" dedi Osman, yüzünü gölgelemiş bir ses tonuyla.
"Buyur tabii abi..."
"Ben karşı köyden bir kıza vuruldum. Uzun zamandır seviyoruz birbirimizi. Ama biliyorsun, o köyle hiçbir zaman dirliğimiz olmadı. Onların babası köyün beyi, bizim babamız da bu köyün. İkisi de düşman. Adam kız çocuklarına kıymet veren biri değil. Kaçsak, gözünü kırpmadan hem kızını bizden alır hem de beni öldürür. Benim ölmem önemli değil ama Nazlı'yı geride bırakamam. Hele şimdi... Nazlı hamile."
Şimay'ın dudaklarından hayret nidası döküldü.
"Ne diyorsun abi sen! Ne yaparız, ne ederiz? Yaşatmazlar seni. Allah'ım... Amcamla yengem duysa dünyaları yıkılır!" dedi titreyerek.
Osman, kız kardeşinin gözlerinin içine baktı.
"Ama bir yolu var, Şimay."
"Neymiş?" dedi genç kız ürkek bir sesle.
"Sen, Nazlı'nın ağabeyi Ahmet'le kaçarsan, berdel oluruz. Onlar oğullarına düşkündür. Değişik* olursa, babam da Ahmet'in emanetine kıyamaz."
(*Berdel: Bazı yörelerde, kaçırılan kıza karşılık aynı aileden bir kız verilmesi adeti.)
Şimay'ın yüzü kireç gibi oldu.
"Ne diyorsun abi! Tanımadığım, bilmediğim bir adamla mı kaçacağım ben? Kendi kulakların duyuyor mu söylediklerini? Böyle bir lekeyi nasıl benim üstüme sürersin? Hem o adam kabul etse bile ben nasıl yaşarım? Yengeme ne anlatırım ben?" diye bağırdı, sesi avluda yankılandı.
Arkasını dönüp gitmeye kalkmıştı ki Osman kolundan tuttu.
"Bırak abi! Yaptıysan bedelini de kendin öde. Sahip çıkaydın—" devamını getiremedi. Osman'ın eli yüzüne indi, tokadın sesi avlunun duvarlarında çınladı. Şimay yere yığıldı, gözleri boşluğa dikildi.
YOU ARE READING
Şimay
ChickLitHer yapılanın bedeli vardır ve bu bedelleri ödeyecek kişiler. Amcasının küçük oğlu Osman'ın bedelini Şimay, Kız kardeşi Nihal'in bedelini ise Ahmet ödeyecekti. ---- . Şimay Ahmet'in yatağına oturmuş ağlıyordu. "Allahım sen bana yardım et ey Rabbim!"...
