Two Ghots

341 36 32
                                        

Sahnenin ortasında tek başına durmanın beni bu denli bir yalnızlık hissiyatına sürükleyeceğini düşünmemiştim. Karşımda bana heyecan dolu gözlerle bakan binlerce kişiye rağmen varlıklarını her daim yanımda hissetmeye alışık olduğum dört kişinin eksikliği sahnede kendimi kimsesiz ve korkak bir çocuk gibi hissettiriyordu. En çok da... En çok da onun, Louis'nin yokluğu acıtıyordu canımı. Güven veren dokunuşlarının, bana her daim gururla bakan o gözlerinin eksikliği...

Şarkının benim girmem gereken yeri geldiğinde sözler titrek bir tonda dökülmeye başladı dudaklarımdan ve beraberinde her cümlede ayrı bir anı canlandı gözlerimin önünde.

''Same lips red, same eyes blue Same white t-shirt couple more tattos''

Mükemmel şekilde çiftleşen dövmelerimiz artık anlamlarını yitirmeye başlamış, mavi gözlerini benden uzaklaştırmış ve beni kırmızı dudaklarına hasret bırakmıştı.

''But it's not me it's not you Tastes so sweet looks so real Sounds like something that used to feel But I can't touch what I see''

Sözleri zorla dudaklarımdan çıkarırken kalabalığı incelemeye başladım. Kimi yüzünde bir gülümsemeyle, kimi ise göz yaşlarıyla eşlik ediyorlardı şarkıya. Ağlamak için ne güzel bir sebepti; hayranı olduğun kişiyi görmüş olmanın verdiği mutluluk... Bir de ben vardım. Kalabalığın karşısında yapayalnız dikilirken içimde ki acıların günden güne yıktığı bir ben. Aşkı için yönetimle savaşmaya gücü kalmamış, kendimden istenenleri harfi harfine yerine getirirken yaşamak neydi unutmuş bir ben... Sarılışlarımızı, dokunuşlarımızı hatta bakışlarımızı bile yasaklayan o saçma kurallara uyarken onu tamamen kaybetmiştim. Gözlerimin dolmaya başladığını hissedince aklımda ki düşüncelerden kurtulmak için karşımda ki pankartları incelemeye başladım. ''Larry is real'', ''I ship bullshit'' ve bunlar gibi yazılarla dolu onlarca pankart vardı. Belki de bu pankartların sahipleri bizi bizden daha iyi savunuyorlardı. Sadece gördükleri şeye inanıyorlardı ve bunun uğruna savaş veriyorlardı. Biz ise onların gördükleri şeyleri onlardan saklamak uğruna birbirimizi kaybetmiştik.

''We're not who we used to be''

Eskiden olduğum kişiden eser yoktu şimdi. Buna büyümek mi denir yoksa benliğini kaybetmek mi bilmiyorum. Sadece renklerimi kaybetmiştim. İçimdeki o haylaz çocuk kendini bir köşeye kapatmış benim akıtmaya cesaret edemediğim gözyaşlarımı akıtıyordu içime.  

''We're just two ghots standing in the place of you and me''

Bizim yerimizde oturup birbirimize veda ederek hayata dönerken birbirimize bağlı ruhlarımız orada kalmıştı. Onlar sadece yan yana duran hayaletler, biz ise hayata karşı ayakta durmaya çalışan bedenler idik.  Göz yaşlarım gözlerimden aşağıya doğru akmaya başlamıştı. Her şey bittiğinden bu yana ilk defa ağlıyordum. 

''Trying to remember how it feels to have a heartbeat''

O gittiğinden beri kalbim atmıyor gibiydi. Şimdi hatırlamak zordu kalbimin hızlandığını, karnımdaki kelebek dövmesinin canlandığını hissettiğim günleri. Bir şeyler hissetmek bana uzak bir kavramdı artık. 

''The fridge washes this room white

Moon dances over your good side''

Birlikte yaşadığımız zamanlarda uyku tutmadıkça buz dolabını karıştırır ve gecenin bir yarısında yemek yapardık. Buz dolabının ve ayın ışı eşliğinde hep aynı yere oturup yerdik yaptığımız yemekleri. Ay hep sağ tarafını aydınlatır ve sanki mümkünmüş gibi daha da güzel gösterirdi onu. Sanki aydan bir parçaydı o ve ayla buluşunca tamamlıyordu kendini. 

''This was all we used to need''

İhtiyacımız olan tek şey birlikte zaman geçirebilmek iken şuan sadece sesini duymaya, son bir kez yüzünü görmeye muhtaçtım. Tek ihtiyacım olan kalbimi tekrardan hissedebilmekti fakat benim kalbim oydu ama o bana yasaklı bir meyveydi.  O aydan bir parçaydı ben ise ondan, o aydan kopmuştu ben ondan.

''Tongue-tied like we've never known''

Hiç olmamış gibi davranıyor, insanlar sorduklarında sanki bilmiyormuş gibi yapıyorduk. En çok da bu acıtıyordu. Her ilişki bitebilirdi ama yaşanmamış gibi yapmak zordu. İçimden aşkımı bağırmak geliyorken susmak çok zordu.

''Telling those stories we already told

'Cause we don't say what we really mean''

Ezberletilmiş cevaplar, yazılmış oyunlar vardı ve biz sadece bu oyunu oynuyorduk. Bize ne yapmak istediğimiz sorulmamış, söylesek de karşılık alamamıştık. İçimizden geçenlerin bir cümlesini bile dile getirememiştik. Hayallerimiz uğruna çıktığımız yolda hayallerimizi kaybetmiştik. 

Nakarat kısmına tekrar girecekken seyircilerin arasında bir hareketlenme olsa da şarkıya gireceğim yeri kaçırmamak için gözlerimi oradan çektim. 

''We're not we used to be''

Sözlerim seyircilerin çığlıklarıyla bastırılınca gözlerimi tekrardan seyircilere çevirdim. O buradaydı. Ne olduğunu anlayamıyordum. O buradaydı ve kızarık gözlerle bana bakıyordu.

''We're just... two.. ghost..''

Hıçkırıklarım sözlerimi söylememi engellerken göz yaşlarım engelleyemediğim bir şekilde akarak yanaklarımı ıslatıyordu. Şarkıya devam edemeyince seyircilere arkamı dönüp yüzümü ellerimle kapattım. Fon müzik devam ediyor, sözleri benim yerime seyirciler devam ettiriyordu. Arkamda bir hareketlilik hissedince cesaretimi toplayıp o tarafa döndüm. Sahnedeydi. Bana doğru ilerlerken yüzü en az benim yüzüm kadar ıslaktı. Nefeslerimizi yüzümüzde hissedebileceğimiz kadar yaklaştı.  Ağzından çıkan ilk şeyin ''Ops'' olması beni bu halde bile güldürmeye yetmişti. ''Hi'' dememle bana sarılması bir oldu. Müzik durmuş, ikimizin dışındaki her şey kaybolmuştu. Herkesi, her şeyi unutup dudaklarımı dudaklarına kapattım. Artık oyunun dışındaydık. Anlatmak istediğimiz hikayeleri anlatmak istediğimiz şekilde anlatıyorduk. Artık iki bedenden fazlasıydık. Kalbim atıyor, kelebeğim kendini dışarı atmak için çabalıyordu. Şimdi biz bizdik ve bütün dünya biliyordu; Biz gerçektik. 

Two Ghots / One ShotDonde viven las historias. Descúbrelo ahora