Atımın üstünde sarayın arkasındaki ormana doğru hızla ilerliyordum. Beyaz pelerinim ben atı hızlandırdıkça rüzgarda savruluyor, serin ve kapalı havada dalgalanıyordu. Sonunda ormanın içine geldiğimde daha önce üzerinden geçildiği belirgin olan nemli çimlerin ve yaprakların üzerinden yavaş yavaş ilerlemeye başladım.
Rüzgarın uğultusunun arasında, atın toynaklarının bastığı kuru sonbahar yaprakları çıtırdıyor güneşsiz havaya kasvet veriyordu.
Sonunda gelmiştim, üzerinde ufak ama belirgin bir çarpı işareti olan ağacı gördüğümde attan indim ve onu bir ağaca bağladım.
Şimdi kuru yapraklar benim çizmelerimin altında ses çıkarmaya başlamıştı ama benden çıkamayacak kadar fazla sesin geldiğini fark edince o an Bailee'nin geldiğini anladım.
Arkamı döner dönmez gördüğüm ilk şey onun rüzgarda başlığının kapattığı kafasının iki yanından, omuzlarının üstünden dirseklerine kadar inen kahverengi saçlarının rüzgarda bir yana doğru savruluşu oldu.
Üzerinde yeşil bir pelerin vardı ve başlığı kapalıydı.
Pelerin bütün vücudunu örtmüş onu soğuğa karşı çok iyi bir şekilde koruyor gibi görünüyordu.
Jo diye seslendi bana bakarak, onu o kadar özlemiştim ki.
Kollarımı açmamla birlikte bana doğru koştu ve boynuma atladı.
Ona sımsıkı sarıldım.
Koşarken açılan başlığı yüzünden saçları açığa çıkmış, derin rüzgarda savruluyordu, dünyanın en güzel kokulu çiçeklerinin bile yanında sönük kalacağı saçlarının kokusunu içime çektim.
Bir süre ikimizde birbirimize sımsıkı sarılmış şekilde bekledik, en sonunda yavaşça birbirimizden ayrılıp birbirimize baktık. Bal rengi gözleri ışıldıyordu.
Onu dudaklarından yavaşça öpüp geri çekildim, birkaç saniyeliğine yüzüme bakmaya utanıp gözlerini yere çevirdi ama sonra yine bana baktı, yüzünde hafif bir gülümseme vardı, hadi; seni beklerken getirdiğim şeyleri yerleştirdim, gidip yemeye başlasak iyi olur dedi ve gözlerini yine devirdi, utanması yanaklarının kızarmasından belli oluyordu.
El ele tutuşup piknik örtüsüne doğru yürüdük. Soğuk hava yüzünden ellerimizde deri eldivenler olsa da onun ellerini tutmak kendimi çok iyi hissetmemi sağlıyordu.
Yediğimiz birkaç sandviçten ve sıcak çaydan sonra, Bailee piknik sepetine uzanıp iki tane elma çıkardı.
Bir tanesi koyu kırmızı diğeri ise canlı bir yeşildi.
Ben yeşil elmaları ekşi ve tatsız bulurdum, öte yandan Bailee kırmızı elmaların gereğinden fazla tatlı olduğunu iddia ederdi, ama şansımıza krallık bahçelerinde bolca elma ağacı bulunuyordu.
Elmalarımızı yedikten sonra ben iri gövdeli ağaca yaslanmış, Bailee ise benim omzuma yatmış şekilde birlikte olduğumuz vaktin tadını çıkarıyorduk.
Ben merhum Kral Tudor Morgan ve Kraliçe Veronica Morgan'nın tek çocuğu ve varisi Prens Jonathan Morgan'dım.
Geçtiğimiz ay 16 yaşıma girmiştim.
Bailee ise krallık hanedanındaki asil kişilerden biri olan Lady Cassandra'nın tek çocuğu ve kızıydı.
Biz küçüklükten beri yoğun krallık gerekçelerinden uzakta birbirimizin arkadaşı olarak büyümüştük.
Birlikte at binmeyi öğrendik, birlikte balolara katıldık, ve en sonunda 15. yaş gününde ona onu sevdiğimi söyleme cesareti bulabildim.
YOU ARE READING
The Evil Prince
FantasyEn beyaz güller bile kara topraktan yetişir dedi bilge adam, ama sayın prensim' sizin yolunuzda sadece karanlık görebiliyorum'. eski bir dönemde, büyünün var olduğu topraklarda yaşanmış sürükleyici bir hikaye.
