Yine sisli bir cuma gecesi ve her zamankinden fazla alkol almış bir beyin. İçmeden önce aklında olan evin yolu, büyük bir labirent kadar karmaşıktı artık. Düşmemek için ayakta zor duruyordu ama şöyle bir gerçek vardı ki; şu afsız hayatta önemli olan düşmemek değil, düştüğünde tekrar ayağa kalkabilmektir. İşte tam olarak bundan korkuyordu "Düşersem nasıl kalkarım?". Biraz dinlenmek belkide sabahlamak için köşedeki kendini zor ışıtan sokak lambasının altına kadar yürümeyi becerse yeterdi. Yerinden kalkmış kaldırım taşını fark etmediğinden olsa gerek, düşmek için bahane arayan bedeni kendini yere serivermişti. Titreyen elleri ile tutunacağı kapı kolu bile yoktu yakınlarında. İçine düştüğü su birikintisinden, sokak lambasına doğru emeklemeye başladı. Söverek amacına ulaştığında ellerini yanarına sarkıtıp, başını duvara yasladı. Sövdüğü kadar " Allah" deseydi belki de cennette bir köşkü olurdu. Belkide hiç şükredip dua etmediği için bu haldeydi. Lakin şükredecek halde bile olmadığnı düşünüyordu. Bir yandan şişe tutan eli diğer yandan, haftalardır başından çıkmayan beresini kafasından sıyırıp çekti. Dibini gördüğü şişeyi bir kenara fırlattı. şişenin sesinden kendi bile rahatsız olmuştu. Evinde rahatça uyuyanlar nasıl rüyalarına kaldığı yerden devam etsin ki? Ağzı leş gibi içki koktuğundan beresinin çorap kokusunu alamadı. Defalarca tamir görmüş ayakkabısını başının altına koydu ve yattı. yatarken kireçlemiş kemikleri birkaç kez çıtladı. Birkaç tane parlayan yıldızı kalmış gökyüzüne bakarak kendinden geçmiş beynini düşünmeye zorladı. Beynini birkaç saat zorladıtan sonra yine aynı hatayı yapıp geçmişini düşünüyordu. Daha mantıklı olup geleceğini düşünseydi eğer kendine birşeyler katacağını bilmiyordu. Bu gün biraz daha eskileri düşünürken başında olmayan aklı, çocukluğuna gitmişti. Ayakabıcıda çalıştığı ilkokul yıllarına mı dönmek istesin, okuldan kaçmak için bulduğu bahaneleri mi küçümsesin? Annesinin cüzdanından yürüttüğü paraları mı saysın, babasından yediği anlamlı tokatları mı? Bunca seçenek varken o, 9 yıl önce ayrıldığı karısını gördüğü ilk güne bela okumayı seçiyordu. Hayat ona böyle bir seçenek sunmamıştı.Bazen doğru olanı yapıp sorunun altına yeni bir şık eklememiz gerekiyordu ama şöyle bir sorun vardı; eklediğimiz seçenğe ne yazacağız? Eğer doğru olanı yazmazsak eklediğimiz şıkkın bir anlamı kalmaz. O doğru olanı yazdığını düşünüyordu ama hatayı baştan yapıp yanlış kitaptan soru çözdüğünü bilmiyordu. Eğer geleceğini düşünseydi doğru kitaptan soru çözerdi ve eklediği şıkka ne yazarsa yazsın doğru olurdu. Sonuçta geleceği hakkıda bir plan. Anlamsız aynı günlerde anlamsız aynı hataları yapıyordu. Yıldızları, şehrin ışığı sönünce ortaya çıkan gökyüzüne öylece bakıyordu. Geçen her saniye onun için zarardı ve saatlerce ıslak kaldrımda yatakaldı. Elbette evine gidip yatmayı isterdi ama evini bulmaya çalışsa kaybolacağını biliyordu. O an daha önce hiç olmayan bir gariplik oldu. Sanki beynini pipetle kafasından çekip yerine ucu kırılmış bir kalem koyulmuştu. Kendisini, içinde hava dahi olmayan bir deney fanusunun içinde hissetti. O an düşünemiyordu. Etrafına öyle bir bakış attı ki; kediye denk gelse tırnaklarını keserdi. Fazla uzun sürmedi, kendisi için 2 saat gibi gelsede; 10 saniye düşünme yeteneğini kaybetti. Tekrar düşünmeye odaklandı. Her zamankinden uzun sürdü düşünebilmesi. Düşündüğü ilk şey kendisinin rahatladığı oldu. Daha sonra geçmişini düşünmeyi ısrar eden beynini mağlub etti. Bu sefer geleceğini düşünmeye karar verdi. Geçmiş ile bağlantılı olmayan, tamamen farklı bir gelecek düşünülemezdi. Herkes gibi o da mutlu bir gelecek planladı. Onun için mutlu bir gelecek imkansız gibi bir şeydi ama imkansızlar imkansız olup olmadığını, deneyerek öğrenmek için vardır. Pek riskli bir karar değidi. Eğer başarazsa zaten şu anki durumundan daha kötü bi hal alamazdı. Mutlu bir gelecek hayalinin ilk işi, geçmişte yaptığı hayatının hatasını telafi etmekti. Karısına kendisini affettirecekti. Tabii hala iki cadde aşağıda oturuyorsa. Yıllardır gülmeyen yüzü o gece ilk defa güldü. Sessizce sabahı beledi. Uyuyamazdı ki. Belki de ilk defa bu kadar umutluydu. Kenarı ıslanmış yırtık ceketini üzerine çekerken, ıssız sokağın sessizliğini sabah ezanı bozdu. Ezanın başlamasıyla "Aziz Allah!" dediğini kendisi bile fark etmemişti. Hiç uyumadığı halde enerjik bir şekilde yerinden kalkarken, su birikintisindeki yansımasını ördü. Üzerindeki yırtık gömlek ve dağınık saçları ile karısının karşısına çıkamazdı. Hızlı adımlarla evine gitti. Duş aldı, yeni aldığı takım elbiseyi giydi ve evden çıkarken gözüne çarpan karsının kaybettiği kolyeyi aldı. O kolyeyi sekizinci evlilik yıldönümünde almıştı karısına. Eğer son parasını takım elbiseye vermeseydi bir demet çiçek alacaktı ama karısı çiçek sevmezdi. Hatta uzak bile durması gerekiyordu. Karısının karşısına çıkınca ne diyeceğini düşünmeden gidiyordu. O kadar heycanlıydı ki zamanın nasıl geçtiğini, sokakların nasıl bittiğini aklı kavrayamamıştı. Evin önüne geldiğinde başını göğe kaldırıp, birkaç dakika dua etti. Bu günkü umudu kadar mutlu bir yarın için dua etti. Az sonra olumlu olayların yaşanması için dua etti. Dünyalar tatlısı karısı için dua etti. En önemlisi babasız kalan iki çocuğu için dua etti. Elini zile götürdüğünde evlenme teklifi yaparkenki heyecanı aklına gelmişti. O zaman da elleri titremişti. İçinde kapl atışını hızlandıran bir şey vardı. Onun için zaman hızlandırılmıştı sanki. Zil butonunu içine çökertmeden önce besmele çekti. Butona iki saniye basılı tuttuktan sonra kapının açılmasını bekliyordu son bir kez üzerine baktı. Eksik olan bir şey göremedi. Heyecandandır belkide. Karısını çok merak ediyordu ve gayet normaldi. Aklında kendine sorduğu tonlarca cevapsız soru vardı. “Acaba değişti mi?”, “Saçları hala omuz hizasının altında mı?”, “Beni hatırlayacak mı?”, “Benim halimi anlayacak mı?”, “Beni bağışlayacak mı?”. Bu soruların cevabını düşünürken, içeriden gelen terlik sesleri yüzünde küçük bir tebessüm sebebi oldu. Kapınındiğer tarafında olduğunu hissedebiliyordu. Kadın, kapıyı başı eğik bir şekilde açtı. Adam da kapı açılırken yere bakıyordu. Kapı açıldığında karşıdakini ilk gören kadın oldu. Adam başını yavaş yavaş kaldırdı. Kadını ilk ördüğü anı hatırladı. Eğer kadının özlerinin etkisinden kurtulabilseydi konuşmaya başlayacaktı. Kadın da adamı daha çok etkilemek için özlerini iyice açtı. Belki de şaşırdığı içindir. Adam kadından bir kelime duymak istiyordu. Belki bir tebessüm, belki de bir mimik yeterdi ona. Bir terslik vardı; yine sokak lambasının altında yaşadığı garip olayın aynısından oluyordu. Bunu hiç beklemiyordu. Adam kendinden geçti. Her an düşecek gibi hissediyordu. İçkinin etkisi geçmişti oysa ki. Kadının üzerine düşmemek için birkaç adım geri çekildi. Bir acı hissetti kalbinde. O an adamın beyni, organlarına emir vermeyi unutmuştu sanki. Kalbi, ritmi tutturmakta zorlanıyordu. Kadın, kocasını tanımıştı ama şaka yaptığını düşünüyordu. Adam ise kalbinin durmasına zor engel oluyordu. Kadın, adamın beklediği tebessümü hissetmiş olsa gerek. Henüz yıkanmamış yüzü, portakal çiçeği gibi gülüncünü adamın yüzüne yüzüne savurdu. Öyle bir madde gibi geldi ki adama; kalbinin ritmi, adeta bir müzik gibi atar oldu. Hangimiz istemez ki kalbimizin bir müzik misali atmasını... Adam, portakal çiçeği gibi gülüşü olan bu hayat kaynağına daha önce gelse; ne oludu sanki? Nerden bilebilirdi ki karısının kendini 9 yıl boyunca bekledeğini...
YOU ARE READING
Habersiz Bekleyiş
Short Story9 yıl önce ayrıldığı karısının yanına, garip; tanımsız olayın ardından giden bir adamın yaşadıkları...
