Birinci Bölüm

6 2 0
                                        


~ Şimdiki zaman ~

Karanfil. Şebboy. Kasımpatı. Hercai menekşeler. Güller. Tanıdık gelenler bunlar. Ilık bir akşamüstü güneşiyle aydınlanan bahçede tek başına, bir dizi yerde, toprakla uğraşıyor. Arkası bana dönük. Arkasında durduğumu henüz hissetmedi. Tek katlı evinin bahçesinde, Mayıs güneşi etkisini yavaş yavaş kaybederken, çiçeklerinin arasında, tiz sesiyle bir şarkı mırıldanıyor. Arkasından baktığımda bile yaşlanmış olduğunu anlıyorum. Saçları boyanmış ama diplerinin bembeyaz oluşu kanıtlıyor yılların acımasızlığını. Ayaklarımın altında çıtırdayan ölü bir dal, varlığımı haber veriyor. Arkasını dönüyor bana ayağa kalkmadan. Bir dizi hala yerde... Gözleri fal taşı gibi açılıyor. Yüzündeki kırışıklıkların arttığını fark ediyorum. Gülümsüyorum ona. O bana gülümsemiyor. Şaşkın. Korkmuş. Şaşkınlığının nedeni yıllar sonra karşısında olmam biraz. Korkusunun nedeni ise 1855 Utah doğumlu John Moses Browning'in tasarımlarından birini elimde tutuyor olmam. Belki de gözlerimdeki o sevimli ifadeyle çeliştiği için daha da korkuyor. Bilemiyorum. Ağzını aralıyor. Dudakları çatlamış. Elleri de... Bir şey söyleyecek gibi oluyor ancak söyleyemiyor. Gülümsemem daha da artıyor. Ondan önce ben konuşuyorum. Yıllardır tasarladığım bu konuşmanın ilk kelimesini söylüyorum. Onun bu kelimeyi en son duymasının üzerinden on yedi sene geçti. Konuşacağız. Bu, bugün bitecek. Mayıs ayının bu sekizinci gününde... Doğum günümde...

~ Şimdiki zamandan on yedi yıl önce ~

Herkesin beklediği ses duyuldu. Ludwig Van Beethoven'ın ölümünden kırk yıl sonra, 1867'de yayınlanan Fuer Elise'si... Bu klasik melodi, o Perşembe gününde derslerin bittiğini ve artık eve gidilebileceğini anlattığı için, arkadaşları tarafından en sevilen melodiydi. Onun için ise kâbusun başlangıcı...

Başarılı bir ortaokul öğrencisi olarak, senede yüz yirmi kişinin sınavla alındığı liseye on üçüncü olarak girmişti. Şu an hazırlık sınıfındaydı. Yıllarca sürecek olan lise arkadaşlıklarının temelinin atıldığı günlerin, hormonların durumuna göre her sene, her ay, her hafta ya da her gün değişen lise aşklarının başlangıcıydı bu. Çocukluğundan bu yana hep tek başına oyun oynamış, tek başına ders çalışmış, tek başına bir şeyleri başarmıştı. Tek başınalığın ne demek olduğunu çok iyi bilse de, ve bunu seviyor olsa da, bazen eksikliğin farkına varıyordu.

Sırasında da tek başına oturuyordu şimdilik. Okulun açılmasının üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen kimseyle tanışmamıştı. Kimse de onunla tanışmak istemiyor gibiydi. Tehlikeli bir görüntüsü yoktu oysa. Ya da kimseye kötü davranmamıştı. Her lise öğrencisi kadar sivilceli ve çirkin olmasının yanı sıra pek uzun olmayan boyuyla da kalabalıkların arasında kaybolma konusunda oldukça başarılıydı. Bu onun belki de bir savunma mekanizmasıydı ancak bunun farkına henüz varabilmiş değildi. Saçlarının bir türlü şekle girmeyen dalgalı halleri yüzünden miydi acaba? O yüzden mi kimse onu fark etmiyordu? Pek sesi çıkmadığı için mi yoksa? Şu uzun boylu olan çocuk gibi rahat olsaydı keşke. Adı neydi o lavuğun, Berk mi? Neyse. Sonuç olarak bekliyordu sadece. Birilerinin onun farkına varmasını... Her zamanki gibi...

Sınıfta tek başına kaldığını fark etti. Kitaplarını ve defterlerini sırasının alt gözünden çıkartıp, kendisinden beş yaş büyük abisinden kalan çantasına doldurdu ve sınıftan çıktı. Koridor boyunca yürüdü. Oradan okulun bahçesine, okulun kapısından da caddeye... Ayakları geri geri yürümek istese de beyni bunu engelledi ve kaçınılmaz sona doğru yürümeye başladı. Üzerindeki saçma sapan renklerdeki üniforma - gri pantolon, lacivert ceket, bordo kazak, beyaz gömlek, bordo kravat - bu sıcak Ege şehrinde onu oldukça terletiyordu. Ancak okulun ilk haftası olduğundan üniformasını eksiksiz giymesi yönünde bir alışkanlık edinmişti. Hiç gitmek istemediği eve doğru yürüdükçe üniformasının verdiği sıkıntı iç sıkıntısıyla birleşiyor ve dayanılmaz hale geliyordu. Kâbus. Evet, doğru kelime buydu.

SekiZOnde histórias criam vida. Descubra agora