Hata benim değildi.
Üstelik bu bariz bir gerçekti.
Kimse beni hatalı bulmasa da içimdeki suçluluk duygusu hiç yok olmayacak gibiydi.
Bu gün 27 Ekim günüydü. Babamı defnettiğimiz gün.
Eve geri döndüğümde halam ile yapmam gereken bir anlaşma vardı. Uzun zamandır kaçınılmaz gerçek, babamı yakın zamanda kaybedecek olduğumuzdu.
Sevgilim -ki bu babamla birbirimize hitap şeklimiz idi- gitmeden önce bana bir söz verdirmişti.
Bu söz ise yalnız kalmayacağımın garantisiydi. Verdiğim sözleri tutup tutmadığıma şimdiye kadar hiç dikkat etmemiş olsam da bu günden sonra biliyorum ki ben verdiğim sözü tutabilecek kadar güçlü değildim.
"Eğer ebeveynseniz ve yaşınız çocuğunuzun yaşının 45 yaş fazlasıysa verdiğiniz kararları ikinci defa değil gerekirse on ikinci defa düşünmeniz gerekir."
Bu cümle bir veli toplantısı sırasında babamın dudakları arasından çıkmış ve doğruluğu onlarca yaşanmış hikaye ile defalarca kanıtlanarak arşa doğru yol almıştı.
O toplantıya katılması benim için yapabildiği son şeydi.
Okuldaki öğretmenlerimin benden şikayetçi olmalarının sebebi ne derslerimdi ne de davranışlarım. Onları rahatsız eden şey benim başarımdı.
İnsanlar yaptıkları ve yapabilecekleri şeyler ile övünürlerdi.
Bense gittiğim devlete ait güzel sanatlar lisesinde, kurduğumuz ekip ile birlikte okuluma bir yarışın birinciliğini getirmiş ve karşılında hakkımız olanı istemekten başka hiçbir şey yapmamıştım.
Görevlerini hakkını vererek yerine getiremedikleri yüzüne vurulan birkaç eğitimci topluluğu; beni şımartmakla hayattan beklentimin gereğinden fazla olduğunu, tıpkı kendileri gibi bir eğitimci sayılabilecek babama anlatmaya çalışırken hırslarını alamamış ve yanlış kelimelerle cümleler kurmuşlardı.
Ortadaki haksızlığı üstlenmek isteyen kimse çıkmayınca suçu babama atmaya çalışıp, ekip arkadaşlarımı örgütlediğimi ve bu onaylanmaz davranışın örneklerini kendisinden aldığımı söyleyip verdiği kararlara dikkat etmesi gerektiği söylenen babam o gün bu cümle dışında son bir söz daha söylemişti ve oradan ayrılmıştı.
"Benim şimdiye kadar kızım için verdiğim kararların arasında yanlış olan tek şey onu bu okula getirip kendi ellerimle bırakmaktı."
Çocukluk arkadaşlarımdan ayrı kalmamak için gelmiş olduğum okulda, piyanist olan babamın bana öğrettiği piyano bilgim sayesinde okuyor, sınıf atlıyordum.
Fakat kanserin, yorgun bir vücuda tekrar nüksetmesinin sonucu kayıptı.
Ve ben bunu bu güz, iliklerime kadar hissediyordum.
Her şeye rağmen yalnız kalmamla ilgili bana sıkıntı çıkaran şey muhtemelen annemin yaşıydı.
Belki onun yaşı benimkinden yirmi kadar değil de kırk beş kadar büyük olsaydı verdiği kararları düşünmeyi ikide bırakmaz, on ikiye kadar ulaşabilirdi.
Ara sıra babamı arayıp beni soran ve benim sesini duymaya katlanamadığım anneme olan kinim sanırım bu az düşünülmüş kararlarından dolayı gelişiyordu.
Bir defasında babam halamın yanında kalmamı istediğini söylemişti. Hiç olmazsa annemi dahi aramamı istemiş ve söz verdirmişti.
Şimdiyse halam, babama verdiğim sözden bihaber eşyalarımı kendi evine taşımakta kararlı telefonda bana söz hakkı vermeden tüm eşyalarımı bavula yerleştirmesi gerekip gerekmediği soruyor, babamın eşyalarından hangilerini eklemesi gerektiğinin cevabını vermemi bekliyordu.
Bense turuncu ve sarı yaprakların, tıpkı hayatın babamı benden alışı gibi aheste aheste yere düşüşünü izliyor ve telefonu bir an önce kapatıp arabayı kullanan kuzenime daha hızlı olmasını piyano çalmak istediğimi söylemeyi amaçlıyordum.
"Kuzum orada mısın?"
Halamın pes etmeden üçüncü kez seslenmesiyle irkilip telefonu tutan gevşek parmaklarımı sıkılaştırıp etrafıma bakındım boş bulunarak.
"Annem sana seslendi canım." Gülümseyerek bana açıklama yapan Feyza'ya başımı sallayıp gücümü toparlamak adına yutkundum.
"Hala gelince konuşsak olur mu?" Sorduğum sorunun ardından oluşan kısa süreli sessizliği bozan şey halamın boğazını temizlemesi olunca sessizce konuşmasını bekledim.
"Kuzum siz direkt bizim eve geçseydiniz?" Soru sorar gibi çıkan sesine gülümsemeden edemedim. Ne zaman böyle yapsa sesi kısılıyor ve komik bir hal alıyordu.
"Halacım lütfen. Ben babamın hatıralarını öylece bırakamam orada."
"Peki kızım gelince konuşuruz öyleyse."
Eve gider gitmez piyanoya oturmuş ve o ana kadar olmadığım kadar sakince gezindirmeye başlamıştım parmaklarımı tuşların üzerinde. Babam ile oluşturduğumuz besteler tekrar hayat bulmuştu parmaklarımın ucunda. Neyse ki o an parmaklarımın hayat verdiği şey ile yetinmiş ve daha fazlasını istememiştim. Çünkü o gün ben babamın öldüğünü tam anlamıyla kabullenmeseydim ne o parçaları yalnız başıma çalabilirdim ne de o evde yalnız başıma kalmaya halamı ikna edebilirdim.
Halamı ikna etmiş olsam da içten içe kendimi ikna edemediğim çok geçmeden gün yüzüne çıkmıştı. Her fırsatta yanıma gelen Gülce halam yalnızlığımın henüz birinci haftası dolmadan beni alıp evine götürmüştü.
Hayatımın en mantıklı kararı o evi hiç kapatmamak olmuştu. Her gün okul çıkışı önce kendi evime gidiyor, orada piyano çalıyor, babamın bana bıraktığı anıları ile dertleşiyor, fotoğraflarını ezberliyordum.
Yeri geldi ilk erkek arkadaşımı anlattım ona yeri geldi geleceğe dair hayallerimden bahsettim.
Ve her gün havanın kararmasına 7 dakika kala halamın ailesiyle yaşadığımız eve gittim.
Her gün babamı yalnız bırakmamak için kendimi yalnız bıraktım.
Günlüklerini bulup onu biraz daha tanımaya çalıştım. Onunla olan anılarımı biraz daha artırmaya çalıştım.
Yine bir 27 Ekim gününe kadar.
Artık rutinleşmiş olan ziyaretlerime çevrem alışmış ve benim bunu bırakmamı bekler hale geldiklerinde babamın ölümünün üzerinden geçen günleri saymayı bırakmıştım ve bunu fark ettiğim gün kendime o kadar kızmıştım ki havanın kararmasına takmadan saatlerce piyano çalmıştım.
Saat dokuzu biraz geçe, aşina olduğumdan yabancı bir ses yankılandı evin içinde.
YOU ARE READING
duvarlar
Teen FictionYalnız olmak zannedildiği kadar kötü bir şey değildi. 3 sene önce kaybettiğim babamın, benden bir sır gibi sakladığı telefonu bir gün ansızın çaldığında kimin aradığını biliyordum. Bilerek açmamıştım. Ve hiçbir şey de kaçırmamıştım. Zaman aktı. T...
