Ana Dilleri farklı olsa da aşk dilleri ortak olan ayrılıkların başkentinde yaşamış sevdalı iki yüreğin dile gelmiş halidir bu roman. Bir zamanlar cami avlusundaki güvercinlerin dahi huzurdan uçmaya erindikleri bir coğrafyada günün birinde bir şiddet...
Ups! Gambar ini tidak mengikuti Pedoman Konten kami. Untuk melanjutkan publikasi, hapuslah gambar ini atau unggah gambar lain.
Yıl 1946 Haziran ayının son perşembesi tavşanlar domates tarlalarında, keklikler güneş almayan serin kayalık kuytuluklarında, serçeler söğütlerin gölgelediği akarsu boylarında, çocuklar annelerinden gizlice aldıkları plastik leğenler ile çeşme başlarında kurbağalar gibi çırpınmakta her şey yerli yerinde ne bir eksik ne de fazla.
Lefkoşa sırtını dayadığı Beşparmak Dağları'ndan elde edebileceği bir esintiye neler vermezdi ki. Bu sıcak ve kavurucu günün ikindi vaktinde herkesten daha çok terleyen, herkesten daha heyecanlı biri vardı Arapahmet Mahallesi'nde kim mi:
Şakir Bey
Şakir Bey; geleneklerine bağlı, dini vecibelerini yerine getirmek için gayret gösteren, uzun boylu, zayıf, dudaklarına dökülen kömür karası bıyıkları olan yirmi yedi yaşında, hiç kardeşi olmayan bir vatanseverdi.
Şakir Bey'in ailesi Kıbrıs'ın Osmanlı idaresine geçtiği dönemde Erzurum tarafından gelip bölgeye yerleşen ailelerden biri. Onun heyecanlı ve herkesten daha çok terli halinin sebebi vardı elbet. İki yıl önce evlendiği Elif Hanım içerde doğum yapmaktaydı. Çocuk kız da olsa erkek de olsa önceden isim düşünmüşlerdi. Erkek olursa Şakir Bey'in Akdeniz'in derinliklerine sünger çıkarmak için dalan ancak bir daha çıkamayan ve henüz Şakir Bey üç yaşındayken ölen babası Erdinç'in adını; kız olursa Elif Hanım'ın annesi Ayşe'nin adı konulacaktı. Elif Hanım da Şakir Bey gibi evin tek çocuğuydu. Bu bir tesadüf değildi aynı mahallede büyümüşlerdi. Babaları çok yakın arkadaşlardı. Birinin oğlu, diğerinin kızı yoktu. Çocuklarını evlendirerek ikisine de sahip oldular.
Şakir Bey taş duvarları olan, sarmaşıkların duvarlarını süslediği, küçük bahçesinde birkaç yaşlı portakal ağacının bulunduğu minik şirin evinin üç basamaklı kara beton merdivenine hop oturup hop kalkmaktaydı. Elindeki beyaz mendili ile alnından yüzüne oradan da boynuna akan terleri silip, içerde eşine doğum yaptıran Ebe Zehra Hanım'dan gelecek müjdeli haberi beklemekteydi.
Şakir Bey'in bekleyişi yaklaşık iki saat sürdü. Bu iki saatlik bekleyişin ardından Ebe Zehra Hanım içerden terli terli koşup "müjde Şakir müjde ay parçası gibi bir kızın oldu" diye bağırdı.
Şakir Bey, Ebe Zehra Hanım'ın bu seslenmesine heyecan ve mutluluğun karıştığı bir sesle "dile benden ne dilersen Zehra Ana" diyerek karşılık verdi.
Şakir Bey hemen içeri koşarak odada yerdeki yün döşekte yatan eşi Elif'in yanına geldi. Önce eşi Elif'i alnından öpen Şakir Bey ardından Elif'in döşeğinin hemen kenarında tahta bir beşikte kundaklanmış halde yatan minik kızını öptü. Bu an Şakir Bey için anlatması güç olan bir andı, sadece sustu ve gözyaşlarına hakim olamadı. Onun mutluluktan ağladığını gören eşi Elif Hanım "erkekler ağlamaz derdin, bak nasıl da ağlıyorsun" dedi tebessüm ederek.