Koşar adımlarla uzun bir yol katetmişti. Işığı nokta halini alan trene baktı uzun uzun. İnce kar örtüsüne rağmen bulutların arasından yavaş yavaş sıyrılan güneşin ince ısısı deri montunu yakıyordu. Yürümekten terlediği için ayaz bir tek solgun yüzüne işliyordu. Sararmış otların çerçeve yaptığı patika yolda yürümekten, botların içinde ki ayakları ağrımıştı. Nihayet 'kurak memleket' diye adlandırdığı bu köye gelmeden bir ağaçla karşılaştı. Altından çıkacak her türlü böcek ve solucanları umursamadan bulduğu kayayı yuvarlayarak ağacın altına yerleştirdi. Siyah sırt çantasını taşın yanına bırakarak sırtını ağaca yasladı. Deri ceketinin iç cebine uzandı eli. Çıkardığı pakette ki son iki sigarasından birini yaktı. Dönüp baktığında ise cılız tren ışığından eser kalmamıştı, epey uzaklaşmıştı geçmişini içine hapsettiği tren..
Uzun uzun nefesler çektikten sonra sigarasından düşüncelere daldığını fark etti. 'Şuan düşünmem gereken tek şey botun içinde büzüşmüş ayaklarım' diye geçirdi aklından. Trenin gittiği yoldan gözlerini alıp yeni hayatına çevirdi bakışlarını. İki dağın arasına, eteklerine kurulmuş bir köy. 'Koruköy'.
Cılız ağaca ve fazlasıyla rahatsız olan koltuğuna veda edip yoluna koyuldu tekrar. Cebinden sarkan kulaklığı çekip çıkardı. Adımlarını hızlandırmış, kulaklığı çözmekle uğraşıyordu. Kulaklarını dolduracak müzik onu düşüncelerden kurtarabilirdi. Sığınacağı tek limandı zaten notalar. Köyün evleri netleşmeye başlamıştı artık. Elleri, bacakları karıncalanıyor, ayaz hem yakıyor hem de yürümekten vücudu ter atıyordu. Direncinin azaldığını düşündü. Tek omuzuna takılı çantasını yanına sarkıtıp ufak bölmesine elini soktuğunda, hissettiği ilk şey ufak pakette ki çikolata oldu. Hışırtılarla bulunduğu yerden çıkarıp çantasını eski haliyle sırtına yerleştirdi. Ne kadar süredir yolda olduğunu tahmin edemiyordu. Bir sporcu edasıyla hedefine kitlenmişti. Ve görüyordu ki bitiş çizgisi çok uzakta değildi.
O çekingen içine kapanık kız şimdi yeni insanlarla tanışma hatta bir süre bu köyde kalma cesaretinde bulunacaktı. Ayakları vücudunu taşıyamayacak duruma gelmiş adeta isyan etmeye başladıkları sırada yazıları silinmiş eski metal bir tabelanın hemen dibinde buldular kendilerini. 'Hoş geldiniz' yazısı çamur olmuş boyası soyulmuş zeminden dahi okunuyordu. 'Hoş buldum' diye dudakları kıpırdadı genç kızın. Beyaz tenli yüzüne şeftali rengindeki dudakları kalemle çizilmiş gibi şekilliydi. Siyahın en koyu haliyle saçları, renginin tanımlanamayacağı gözleri ile uyum içindelerdi. Adeta kızın güzelliğini tamamlarcasına seçmişti babaannesi torununun ismini. 'Berrak'
Sıra bunu da gelmişti. Kendine Kürtçe bi isim seçmeli yeni hayatında da bu ismi kullanması en doğru olandı.
Köyün sınırlarından girdiğinde sağ tarafında ki alan da en az elli tane iskelet olduğunu düşündü girişte ki gibi ufak bi tabela burasının mezarlık olduğunu söylüyordu zaten. Adımlarını gördüğü küçük binaya yönlendirdi. Kıyafetini düzeltmek için elini attı. Siyah kazağının alt tarafını tutup çekiştirdi. Gözlüğünü saçlarının arasında kaydırdı. Buz gibi olmuş elleri terlemişti adeta bir anda. Soğuk yüzünden buğulanmış camlardan içeri baktığında bi adamın masa başında diğerlerinin ise masanın önündeki iki sandalye de oturduğunu gördü. Küçük bi ofisi andıran yerin muhtarlık olduğunu anlaması geç olmadı. Adam kızı fark edip oturduğu yerden dikleşip baktığı sırada kapıya ilk dokunan genç kız oldu. Yüzüne en sevimli gülümsemesini yerleştirip 'Merhaba' diye mırıldanabildi sadece.
YOU ARE READING
REŞ
Teen FictionBir sevdanın öyküsü.. Bir kaçış.. Bir kurtuluş.. Sonu olmayan bir yol.. Bilinmeyen bir kahraman.. Ve.. Bir genç kızın firarı..
