1.BÖLÜM

6 1 0
                                        

Mardin'in taş evlerinin arasına akşamları çöken sessizlik, başka yerlerdeki sessizliklere benzemezdi; burada susmak yalnızca konuşmamak değil, bazen bir insanın bütün ömrünü içine gömmesi demekti. Karadere'de herkes birbirini tanır, kimin evinde ne piştiğini, kimin kızının kiminle konuştuğunu, hangi kapının gece kaçta kapandığını bile bilirdi. Bir evin duvarları ne kadar kalın olursa olsun, içeride yaşanan hiçbir şey tamamen içeride kalmazdı. Hele törenin gölgesi bir ailenin üzerine düştüyse, insan daha doğmadan adına karar verilmiş, daha çocukken geleceği bir başkasının sözüne bağlanmış gibi yaşardı. Büyüklerin ağzından çıkan bir cümle, yıllar sonra bile insanların karşısına bir kader gibi dikilir; verilen sözler unutulmaz, bozulan sözlerin bedeli ise çoğu zaman o sözü vermeyenlere ödetilirdi.
Sancakların evinde ise o sabah kader, daha gün başlamadan kapıya dayanmıştı.
Mihra, üst kattaki küçük odanın pencere kenarında oturmuş, cebinden çıkardığı üniversite kabul belgesini iki eli arasında tutuyordu. Kağıt defalarca açılıp kapanmaktan yumuşamış, köşeleri kıvrılmıştı; babasının onu ilk gördüğünde buruşturup yere atmasının izi hâlâ üzerindeydi. Buna rağmen Mihra her açtığında, kağıdın üzerindeki kendi adını gördüğü an kalbinin içinde küçücük de olsa başka bir dünya kuruluyordu. Tıp fakültesi... Doktor olacaktı. Bu kelimeleri zihninde her tekrarladığında, Karadere'nin dar yolları biraz daha uzaklaşıyor, evlerinin ağır taş duvarları biraz daha geride kalıyor, kendi ayaklarının üzerinde durabildiği bir hayatın kapısı aralanıyordu. Beyaz önlüğü düşündü, boynundaki stetoskobu, bir gün bir hastanın karşısında durup ona yardım edebilmeyi... Belki annesini de bu evden çıkarabilecekti. Belki Dila'yı da. Belki bir gün sabah uyandığında ilk duyduğu şey babasının öfkeli sesi değil, kendi hayatının sessizliği olacaktı.
Aşağıdan gelen büyük gürültü, o hayalin ortasına taş gibi düştü.
Ardından Celal'in öfkeli sesi yükseldi.
"Hiçbir işi beceremiyorsun zaten! Bir kahvaltıyı bile doğru düzgün hazırlayamıyorsun. Çay niye soğuk, Meryem? İnsan senden bir şeyi de düzgün yapmanı beklemesin mi?"
Mihra'nın kalbi sıkıştı. Belgeyi aceleyle cebine koyup merdivenlere yöneldiğinde, aşağıdaki seslerin arasına tabakların birbirine çarpan sesi karışmıştı. Celal kahvaltı sofrasının ayağına takılmış, sofrayı devirmişti; yere saçılan ekmekler, kırılan tabaklar ve dökülen çay mutfağın ortasına dağılmış, Meryem ise ellerini birbirine kenetlemiş, başını hafifçe eğmiş halde karşısında duruyordu. Daha özür dilemesine bile fırsat kalmadan Celal'in eli havaya kalktı ve tokadın sesi taş duvarların içinde yankılandı.
Meryem sendeleyerek yana çekildi.
Mihra o anda annesinin önüne geçti.
"Yeter artık baba."
Celal'in yüzü bir anda ona döndü. Meryem'in gözlerinde korku vardı; Mihra'nın gözlerinde ise korkunun çok daha ötesinde, yıllardır biriktirdiği öfkenin ateşi yanıyordu.
"Sen karışma."
"Annemin üzerine yürümene karışırım. Her seferinde bir bahane bulup ona vuramazsın."
Meryem hemen kızının koluna uzandı.
"Mihra, sus kızım..."
Ama Mihra geri çekilmedi.
"Niye susacakmışım anne? Çay soğuk diye vurulur mu? Sofrayı sen devirdin, suçu yine ona atıyorsun."
Celal'in çenesindeki kas gerildi. Mihra'nın karşısında duran bu dik başlı kız, onun için yalnızca asi bir evlat değil, otoritesine karşı çıkmaya cesaret eden bir tehditti. Bir adımda yanına ulaşıp saçlarından kavradığında Meryem'in ağzından boğuk bir çığlık yükseldi.
"Beyim, yapma!"
Mihra'nın başı geriye savruldu.
"Bırak beni!"
"Bana karşı gelmenin ne demek olduğunu öğreteceğim sana."
Onu kapıya doğru sürüklerken Mihra'nın cebindeki kağıt yere düştü. Beyaz kâğıt, Celal'in ayağının hemen önünde durdu. Celal bir an durup eğildi, kağıdı yerden aldı. Üzerindeki yazıları okudukça yüzünde Mihra'yı daha da korkutan bir gülümseme belirdi.
"Demek doktor olacaksın?"
Mihra'nın yüzü bembeyaz kesildi.
"Baba... onu ver."
"Doktor hanım olacakmış bizim kız."
"Baba, lütfen..."
Celal cebinden çakmağını çıkardı. Küçük metal kapağın açılma sesi, Mihra'nın kulağında korkunç bir şeyin başlangıcı gibi yankılandı.
"Bunca yıl seni okutacak paramız varmış gibi bir de doktor olacaksın ha?"
Alev kâğıdın köşesine değdi.
Mihra'nın gözleri büyüdü.
"Hayır!"
Kâğıt, onun hayalleriyle birlikte yanmaya başladı. Tıp fakültesinin adı önce alevlerin altında kıvrıldı, sonra siyaha dönerek kül oldu. Mihra çığlık atarak babasının eline ulaşmaya çalıştı fakat Celal onu çoktan bahçedeki küçük köpek kulübesine doğru sürüklüyordu.
Kapı yüzüne kapandığında Mihra bütün gücüyle tahta kapıya vurmaya başladı.
"Baba! Aç şu kapıyı! Baba!"
Sesinin boğazını yırttığını hissediyordu ama Celal'in ayak sesleri uzaklaşırken hiçbir şey değişmedi. Birkaç saniye sonra kapının aralığından içeri süzülen son ışık da kayboldu. Mihra kapıya bir kez daha vurdu, sonra bir kez daha... Ellerinin acısını bile fark etmiyordu. Dışarıda babasının ayak sesleri uzaklaşırken içeride kendi nefesinin hırıltısını duydu. Sonunda gücü tükenmiş gibi yere çömeldi, dizlerini göğsüne çekip kollarını bacaklarının çevresine sardı ve gözlerinden akan yaşları susturmaya çalıştı. Ağlamak istemiyordu; babasının kazandığını düşünmesini istemiyordu. Ama bazı acılar insanın istemesine bakmıyordu.

Has llegado al final de las partes publicadas.

⏰ Última actualización: 6 days ago ⏰

¡Añade esta historia a tu Biblioteca para recibir notificaciones sobre nuevas partes!

HARHistorias para obsesionarse. Descúbrelo ahora