1. Bölüm

59 10 67
                                        

İnsanlar tanrıların öldüğüne inanıyordu; çünkü beş yüz yıldır gökyüzünde hiçbir ilahi ışık parlamamış, tapınakların taş duvarları sarmaşıkların altında çürümüş ve insanların ettiği dualar, karanlığın içinde kaybolup gitmişti. Fakat Liora, çocukluğundan beri her gece aynı rüyadan uyandığında, göğsünün tam ortasında hissettiği o tuhaf sıcaklığın bir kabus olmadığını ve kendisinin kim olduğunu hatırlamaması gereken biri olduğunu henüz bilmiyordu.

İnsanların çoğunun beni tanıdığını düşünmesi garip. Elyra, haritalarda bile zor bulunan, dağların ve sık ormanların arasında sıkışıp kalmış küçük bir kasabaydı. Burada herkes birbirinin adını bilir, kimin hangi evde yaşadığını, kimin ne zaman evlendiğini, kimin geçen kış hastalandığını bile konuşurdu. Sabahları fırından yükselen ekmek kokusu bütün sokağa yayılır, akşamları evlerin pencerelerinden sarı ışıklar taşardı. Kasabanın dışında yaşayan biri için Elyra sıradan ve huzurlu bir yer gibi görünebilirdi. Benim içinse burası doğduğumdan beri bildiğim tek dünyaydı.

Yirmi yıldır büyükannemle birlikte, kasabanın biraz dışında, ormanın başladığı tepenin üzerinde duran eski taş evimizde yaşıyordum. Evimiz diğer evlerden uzaktı ve kış aylarında yollar karla kapandığında bazen haftalarca kasabaya inemediğimiz olurdu. Büyükannem bundan hiç şikâyet etmezdi. Aksine, insanlardan ne kadar uzak olursak o kadar iyi olduğunu söylerdi. Çocukken bunun yaşlı insanların yalnızlığı sevmesinden kaynaklandığını düşünürdüm. Şimdi ise nedenini hâlâ bilmiyorum ama büyükannemin bazı şeyleri benden sakladığından eminim.

Annem ve babam hakkında bildiklerim de bundan farklı değildi. Annemi hiç hatırlamıyordum. Babamın yüzünü ise büyükannemin yıllardır sandığında sakladığı birkaç eski fotoğraftan biliyordum. Onlara dair soru sorduğum her seferinde büyükannem aynı şekilde susar, elleriyle uğraştığı işi bırakır ve bir süre bana bakardı. Sonra da, sanki yıllardır ezberlediği bir cümleyi tekrar ediyormuş gibi, "Bazı hikâyeler anlatılmak için değildir, Liora." derdi. Çocukken bu sözün ne anlama geldiğini anlayamazdım. Büyüdükçe anlamını öğrenmek için daha fazla soru sormam gerektiğini düşündüm. Fakat büyükannemin gözlerindeki o ifadeyi her gördüğümde sorularımı yutmayı öğrendim.

Benim hayatım dışarıdan bakıldığında oldukça sıradandı. Sabahları büyükanneme bahçede yardım eder, öğleden sonraları kasabaya iner, fırından ekmek alır ve bazen ormanın içinde saatlerce yürürdüm. Kasabadaki insanların çoğu beni sessiz biri olarak tanırdı. Çok konuşmazdım ama bunun insanlardan hoşlanmadığım anlamına gelmediğini düşünüyordum. Sadece söyleyecek fazla şeyim yoktu. Hayatım boyunca aynı evde, aynı kasabada, aynı insanlarla yaşamıştım. Değişen pek bir şey olmuyordu. Ta ki yaklaşık bir ay önce geceleri aynı rüyayı görmeye başlayana kadar.

Rüyamda her zaman aynı yerde oluyordum. Neresi olduğunu bilmiyordum çünkü etrafımda ne bir ev, ne ağaç, ne de gökyüzü vardı. Sanki dünyanın bütün renkleri oradan silinmişti. Ayaklarımın altında bir zemin olduğunu hissediyordum ama aşağı baktığımda hiçbir şey göremiyordum. Karşımda ise uzun, siyah bir koridor uzanıyordu. Koridorun sonunda biri duruyordu. Yüzünü hiçbir zaman göremiyordum; ne kadar yaklaşmaya çalışırsam çalışayım aramızdaki mesafe değişmiyordu. Bazen onun bana baktığını hissediyor, bazen de karanlığın içinde beni bekleyen şeyin bir insan olmadığını düşünüyordum. İlk birkaç gece hiçbir şey söylemedi. Sonra bir gece, hiç duymadığım kadar sakin bir sesle adımı söyledi. "Liora." O an uyandığımda kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.

Sonraki gecelerde aynı rüya devam etti. Her defasında biraz daha yaklaşıyor, ben ise ne kadar korksam da ondan uzaklaşamıyordum. Bir gece ona neden orada olduğunu sorduğumda cevap vermedi. Başka bir gece ona kim olduğunu sordum, yine cevap vermedi. Sonunda, rüyaların birinde yüzünü görebilmek için bütün gücümle ona doğru yürüdüm. Tam karanlığın içinden çıkacağını düşündüğüm anda bana baktı ve yalnızca tek bir cümle söyledi.

Kayıp TanrıStories to obsess over. Discover now