Işıkların cızırdayan sesi, devasa stüdyonun yüksek tavanında yankılanan fotoğraf makinesi deklanşörleri ve fondöten kokusuna karışan yoğun sprey bulutu... Vogue kapak çekiminin yapıldığı 4 numaralı stüdyoda sıradan bir kaos günüydü.
Sunoo, elindeki pudra fırçasını parmaklarının arasında bir kalem gibi çevirirken aynanın karşısındaki devasa koltukta kurulmuş adama baktı.
Park Sunghoon.
Moda dünyasının son iki yıldır 'Altın Oran' diye taptığı, yürüyen bir buz heykeli kadar kusursuz ama bir o kadar da kibirli o meşhur model.
Sunoo derin bir nefes alıp çantasından sabitleyici spreyi çıkardı.
Saat sabahın altısından beri ayaktaydı. Zaten gergindi ve birazdan çekimin en kritik seti başlayacaktı.
Sunghoon'un göz pınarlarına hafif bir ışıltı verip elmacık kemiklerindeki parlamayı matlaştırması gerekiyordu.
Işıklı aynaya doğru bir adım attı. Tam fırçayı Sunghoon'un yüzüne doğru uzatmıştı ki, Sunghoon aniden başını geriye çekti.
Keskin siyah gözleri, aynanın yansımasından doğrudan Sunoo'nun gözlerine kilitlendi.
"Yine mi fırça?" dedi Sunghoon, sesi buz gibi ve alaycıydı. "Geçen sette sürdüğün o aydınlatıcı yüzünden ışıkçılar üç saat renk ayarıyla uğraştı. Yüzümü yağlı gibi göstermeden iki çizgi çekmeyi beceremiyor musun?"
Sunoo'nun fırçayı tutan eli havada dondu. Stüdyodaki diğer asistanlar ve kurgu ekibi bir anlığına nefeslerini tuttu.
Sunghoon'un huysuzluklarına herkes alışkındı ama kimseden böyle doğrudan bir tepki almamıştı.
Sunoo fırçayı yavaşça makyaj masasına bıraktı. Omuzlarını dikleştirdi, gözlerini hiç kaçırmadan doğrudan doğrudan Sunghoon'un soğuk yüzüne baktı.
"Geçen setteki o parlama," dedi Sunoo, ses tonu inanılmaz derecede sakin ama bir o kadar da keskin bir özgüvenle,
"Işık asistanının 5000 kelvinlik spotu yanlış açıyla tam şakaklarına vurmasından kaynaklanıyordu, Bay Park. Benim yaptığım makyajdan değil."
Sunghoon hafifçe kıkırdadı. Tek kaşını kaldırıp oturduğu deri koltukta arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirirken yüzüne o sinir bozucu, ukala gülümsemesini yerleştirdi.
"Bana mazeret anlatma," dedi Sunghoon, parmağını Sunoo'ya doğru hafifçe sallayarak. "İşini düzgün yap makyajcı çocuk."
Bu kelime stüdyonun ortasına bir bomba gibi düştü.
Makyajcı çocuk.
Sunoo'nun gözleri hafifçe kısıldı. İçindeki profesyonel profesyonellik duvarı bir anlığına çatırdasa da, yüzündeki o kendinden emin ifadeyi bir milim bile bozmadı.
Masaya doğru eğildi, özel karıştırma paletini ve ince detay fırçasını eline aldı. Sunghoon'a doğru birkaç adım atıp tam önünde durdu.
Aralarındaki mesafe o kadar kısaldı ki, Sunghoon Sunoo'nun gözlerindeki o hırslı kıvılcımları net bir şekilde görebiliyordu.
Sunoo, parmak uçlarıyla Sunghoon'un çenesini kavradı.
Dokunuşu sert değildi ama reddedilemez bir otorite taşıyordu. Sunghoon bu ani temasla hafifçe irkildi ama başını çekmedi.
Sunoo, doğrudan modelin gözlerinin içine bakarak, tane tane ve her bir kelimenin üzerine basarak konuştu:
"İşime burnunu sokma model çocuk, 6 yıllık eğitimi alan sen değilsin benim."
Sunghoon şaşkınlıkla duraksadı.
Yıllardır kimse ona bu tonla konuşmamıştı. Sunoo ise istifini hiç bozmadan devam etti:
"Sen sadece ışığın altına geçip sana söylediğim açıda durmakla yükümlüsün. Cildinin yapısını, hangi pigmentin HD kamerada nasıl kırılacağını, Paris ve Seul'de aldığım anatomi ve renk teorisi eğitimlerini sen sorgulayamazsın. Şimdi başını hafif sağa çevir ve çeneni yukarı kaldır."
Stüdyoda çıt çıkmıyordu. Fotoğrafçı bile elindeki makineyi indirmiş, ikili arasındaki bu elektriklenme dolu anı izliyordu.
Sunghoon, çenesini tutan o narin ama kararlı parmakların baskısını hissederken ilk defa ne diyeceğini bilemedi. Karşısındaki çocuk sadece yüzünü boyayan biri değildi; işinin kesinlikle hakimi olan, boyun eğmez bir sanatçıydı.
YOU ARE READING
Touch-up || Sunsun
Fanfiction"Yüzümü yağlı bir tabaka gibi göstermeden iki çizgi çekmeyi beceremiyor musun? İşini düzgün yap makyajcı çocuk." Moda dünyasının "Altın Oran" dediği kibirli model Park Sunghoon, her şeyin kendi kontrolünde olduğunu sanıyordu. ..Ta ki Vogue kapak...
