Gizli duygular

183 22 26
                                        

Aralarındaki beş yaşlık fark, Jeongguk'un zihninde Taehyung'un beşikteki o küçücük, pembe halini puslu bir hatıra olarak saklıyordu. Ama çocukluğunu, büyüme sancılarını, dizlerini kanattığı o öğleden sonraları dün gibi net hatırlıyordu. Anneleriyle babalarının ayrılmaz dostluğu sayesinde doğdukları andan itibaren aynı evin çocukları gibi büyümüşlerdi.

Jeongguk için bu yakınlık zamanla kalbini zorlayan, göğüs kafesini daraltan ağır bir aşka dönüşmüştü. Taehyung ise 21 yaşında, güzel sanatlar ikinci sınıf öğrencisi, fırça izleriyle dolu elleri, sakarlıkları ve altın sarısı saçlarıyla hayatı bir tuval gibi yaşayan tatlı bir çocuktu. Ve en kötüsü, üç aydır bir sevgilisi vardı. Jeongguk, aralarındaki o kırılgan bağı ve çocukluktan kalan saf arkadaşlığı kaybetmekten öylesine korkuyordu ki, hislerini zırh gibi kuşandığı sessizliğinin arkasına saklamıştı.

Jeongguk 26 yaşındaydı. Heybetli boyu, boks antrenmanlarının sertleştirdiği kaslı vücudu, kuzguni siyah saçları ve bembeyaz teniyle dışarıdan bakıldığında oldukça katı, ulaşılmaz görünürdü. Ama o katılık, ev kapısından içeri girdiği an Taehyung'un bir tebessümüyle erir giderdi. Yaklaşan dünya şampiyonası için günlerdir gece gündüz salonda torba dövüyor, kaslarını son sınırına kadar zorluyordu. Yine de eve döndüğünde tüm yorgunluğuna rağmen gözü sadece Tae'yi arardı.

Salona adım attığında evin alışıldık karmaşası karşıladı onu. Taehyung orta sehpanın önüne bağdaş kurmuş, tuvaline bir şeyler çiziyordu. Sarı saçları darmadağınıktı, burnunun ucunda ve esmer cildinde hafif yağlı boya lekeleri vardı.

"Yine fırçayı su bardağına soktun değil mi?" dedi Jeongguk, havlusunu boynuna asıp salona doğru yürürken. Duruşu yorgun ama sesi Taehyung'a karşı her zaman olduğu gibi yumuşacıktı.

Taehyung irkilerek kafasını kaldırdı, kocaman açtığı gözleriyle Jeongguk'a baktı. "Hyung! Gelmişsin... Ve hayır, bu sefer kahve bardağıma soktum. Yanlışlıkla bir yudum aldım hatta, tadı iğrençti."

Jeongguk derin bir iç çekerek gülümsedi. Deri koltuğun kenarına oturup Taehyung'un o sakar hallerini izlemeye başladı. Tae'nin neyi sevip neyi sevmediğini, kahvesini kaç şekerli içtiğini, yağmurlu havalarda neden pencere kenarında uyuduğunu, hangi şarkıda gözlerinin dolduğunu ezbere biliyordu. Taehyung da onun hakkında her şeyi bilirdi-boks maçlarından önceki o sessiz ritüellerini, acı biber nefretini, sağ omzunun sakatlandığı o eski maçı... Ama tek bir şeyi bilmiyordu: Jeongguk'un ona bakarken kalbinin nasıl ritim kaçırdığını.

"Kafa kalmadı ki sende," dedi Jeongguk, elini uzatıp Taehyung'un burnundaki mavi boya lekesini başparmağıyla hafifçe sildi. Parmağı esmer, yumuşak tenle temas ettiğinde göğsündeki o tanıdık sızı yeniden nüksetti. "Sınav stresim var diyorsun ama benden daha dalgınsın."

"Stres değil de..." Taehyung elindeki fırçayı kenara bırakıp geriye doğru yaslandı. Yüzündeki o neşeli ifade bir anda yerini hafif bir huzursuzluğa bıraktı. "Bogum'la biraz tartıştık bugün. Üçüncü ayımız bitti diye ona özel bir şey yapmak istedim ama buluşmaya iki saat geç geldi. Salondaki sergi hazırlıklarını bahane etti."

Jeongguk'un sırtındaki tüm kaslar bir anda gerildi. Adı ne zaman geçse içindeki o karanlık kıskançlık canavarı uyanıyordu ama Taehyung'un yanında her zaman mükemmel bir 'büyük abi' rolü oynamak zorundaydı. Kalbini bir bıçak gibi kesen bu cümleye rağmen ses tonunu düz tutmayı başardı.

"Yine mi?" dedi Jeongguk, sesindeki dinginliği korumaya çalışarak. "Önemli bir sergiydi belki Taehyung. Hemen gardını düşürme."

"Ama hyung, sürekli böyle!" Taehyung dizlerini göğsüne doğru çekti, çenesini dizlerine yasladı. Sarışın buğleleri gözlerinin önüne düşüyordu. "Sen benimle buluşacağın zaman antrenmanın ortasında bile olsan gecikmezsin. Jin hyung ya da Jimin bile zaman ayırıyor. Bogum sanki... bilmiyorum, beni dinlemiyor gibi."

Painted FistsBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin