Gözlerimi kamaştıran devasa kristal avizenin altında, şampanya kadehimi parmaklarımın arasında ağır ağır çeviriyordum.
On sekiz yaşıma basıyordum.
Ve o gece, İstanbul'da benden daha mutlu, daha güzel, daha şanslı biri olduğuna kesinlikle inanmıyordum.
Suadiye'deki üç katlı, havuzlu villamızın bahçesi tıklım tıklımdı. Ağaçlara asılmış ışıklar, havuzun üzerine bırakılmış yüzen mumlar, son ses müzik ve etrafımda dönüp duran onlarca insan...
Şifon elbisem üzerimde kusursuz duruyor, ela gözlerim parlıyor ve uzun siyah saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu.
O gece herkes beni izliyordu.
Çünkü ben Açelya Arslan'dım.
Arslan Ailesi'nin biricik kızı.
Okulun birincisi.
Sosyetenin gözdesi.
Ve herkesin sahip olmak istediği hayatın içinde yaşayan kız.
En azından o geceye kadar öyle sanıyordum.
"Açee!"
Selin'in sesi müziğin arasından bile rahatlıkla seçiliyordu.
Başımı çevirdiğimde sarı platin saçlarını savurarak bana doğru geldi. Telefonunu yüzüme dayadı.
"Millet, bakın! Açe'nin doğum günündeyiz. Suadiye şu an resmen bizim!"
Kameraya gülümseyerek el salladım.
"Çekme artık Selin."
"Manyak mısın? Bugünün her saniyesi kayıt altında olacak."
"Yaşlanınca izlerim diye mi?"
"Sen yaşlanmazsın ki kızım. Genetik piyango vurmuş sana."
Güldüm.
Tam o sırada Selin kamerayı kendine çevirdi.
"Bir de doğum günü kızının sevgilisi var!"
"Selin..."
Ama çok geçti.
Kamera kalabalığın arasından sıyrılarak bize doğru gelen Batur'a döndü.
Batur Yılmazalp.
Üzerinde kusursuz kesimli siyah bir takım elbise vardı. Saçları geriye taranmış, yüzünde kendinden emin o sinir bozucu ifade...
Batur yürürken insanların ona yol vermesine alışmıştı.
Çünkü hayatında hiçbir zaman bir şey için beklemek zorunda kalmamıştı.
Benim için de öyle olduğunu sanıyordu.
Yanıma geldiğinde belime kolunu doladı.
"İyi ki doğdun güzelim."
Dudaklarını yanağıma yaklaştırdı.
Gülümsedim ama içimde hiçbir şey kıpırdamadı.
Ondan ayrılmak istediğimde her seferinde reddediyor ve beni kendine mahkûm etmenin bir yolunu buluyordu
Bazen Batur'un beni sevip sevmediğini değil, beni yanında taşımaktan gurur duyup duymadığını düşünüyordum.
Telefonunu çıkardım.
"Bak, Selin bizi çekiyor."
Batur kameraya baktı.
"Çeksin."
Sonra bana eğildi.
"Bu gece benimle dans edeceksin."
"Emir mi veriyorsun?"
"Rica ediyorum."
"Rica ederken neden tehdit eder gibi bakıyorsun?"
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Çünkü seni tanıyorum."
"Ben de seni tanıyorum."
"Öyle mi?"
"Fazlasıyla."
Batur'un gülümsemesi birkaç saniyeliğine kayboldu.
Sonra müzik değişti.
Elimi tuttu.
"Dans."
"Başka seçenek?"
"Yok."
Gözlerimi devirdim.
"Bazen gerçekten çekilmezsin."
"Kabul."
Beni piste götürdü.
O gece herkes eğleniyordu.
Ben hariç.
Saat ilerledikçe içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk büyüyordu.
Sonra bahçe kapısında siyah bir araba belirdi.
Babamın arabasıydı.
Kaşlarım çatıldı.
Babamın bu saatte eve gelmesi alışılmadık bir şeydi.
Daha garibi...
Arabanın kapısı açıldığında Ahmet Arslan'ın yüzündeki ifadeydi.
Babam her zaman neşeliydi.
Çocuklarıyla arkadaş gibi konuşur, anneme hâlâ liseli bir çocuk gibi âşık davranır, en ciddi ortamda bile bir şaka bulurdu.
Ama o gece...
Omuzları çökmüştü.
Annem Füsun Arslan da peşinden arabadan indi.
Topuklu ayakkabıları taş zeminde sert sert ilerlerken babama yaklaştı.
"Ahmet?"
Babam cevap vermedi.
Annem koluna dokundu.
"Ne oldu?"
Babam başını kaldırdı.
"Füsun... Eve geçelim."
"Hayır."
Annemin sesi sertleşti.
"Burada ne oldu?"
Babam bir an gözlerini kapattı.
Sonra etrafına baktı.
Bizi gördü.
Ben, Ataberk, Özge...
Babamın yüzündeki ifade daha da çöktü.
"Çocukların yanında konuşmayalım."
Annem bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Ben de.
Özge yanıma sokuldu.
"Ne oluyor?"
"Bilmiyorum."
Gözlerimi babamdan ayırmadım.
"Babam hiç böyle görünmez."
Birkaç dakika sonra annemle babam çardağın altında konuşmaya başladılar.
Babam ellerini yüzüne kapattı.
Ben yerimde duramadım.
Tam onlara doğru gidecektim ki Ataberk önüme geçti.
"Açelya."
"Ne?"
"Gitme."
"Niye?"
"Babamın yüzüne baksana."
Baktım.
Ve o an içime kötü bir his çöktü.
O gece pastamın üzerindeki on sekiz mumunu söndürdüm.
İki saat sonra ise hayatımızın üzerine kapkara bir perde indi.
Babamın öz kardeşi...
Yıllardır birlikte iş yaptığı amcamız...
Şirketlerin varlıklarını kendi üzerine geçirip milyonlarca liralık borcu ailemizin üzerine bırakmıştı.
Ve yurt dışına kaçmıştı.
Bir gecede.
Hiçbir şey söylemeden.
Babamın kurduğu şirketler çökmeye başladı.
Sonra telefonlar.
Avukatlar.
Bankalar.
Mahkemeler.
Ve sonunda...
İcra memurları.
Üç hafta sonra evimizin kapısına geldiklerinde annem başını dik tuttu.
"Bu koltuğu da mı alacaksınız?"
Görevli mahcup bir ifadeyle başını salladı.
"Hanımefendi, prosedür böyle."
Annem dudaklarını birbirine bastırdı.
"Prosedürünüzü seveyim."
Babam mutfaktan seslendi.
"Füsun."
"Ne?"
"Adamın suçu yok."
"Adamın suçu olmadığını biliyorum Ahmet. Sinirliyim."
Babam gülümsedi.
"Ben de seni sinirliyken seviyorum."
Annem ona döndü.
"Şu anda romantizm yapma."
"Deniyorum sadece."
"Ahmet!"
İlk kez o gün güldüm.
Çünkü babam hâlâ babamdı.
Her şeyimizi kaybediyor olsak bile...
Ailemizi kaybetmemiştik.
Ama dışarıdaki dünya çoktan değişmişti.
Selin aramalarımı açmamaya başladı.
Önce bahanesi vardı.
"Açe'ciğim çekimim var."
Sonra:
"Telefonum bozuldu."
Sonra hiçbir şey.
Bir gün Özge yanıma geldi.
Telefonunu sessizce önüme koydu.
Selin'in videosuydu.
"Arslanlar batmış diyorlar. Açe artık bizim seviyemizde değil."
Boğazım düğümlendi.
"Şaka yapıyorsun."
"Keşke."
Ekranı kapattım.
Özge elimi tuttu.
"Ben buradayım."
O an sarıldım ona.
İnsanların gerçekten kim olduğunu anlamak için bazen her şeyini kaybetmen gerekiyormuş.
Batur ise gitmedi.
Tam tersine...
Daha da beter oldu.
Bir akşam kapımıza geldi.
Babası Ömer Yılmazalp, ailemizin borçlarına destek vermeyi reddetmişti.
Batur bunu benim seçimim sanıyordu.
Kapıyı babam açtı.
"Batur."
"Açelya nerede?"
"Seninle konuşmak istemiyor."
"Ben onunla konuşacağım."
"Hayır."
Batur'un yüzü gerildi.
"Amca, bu mesele sizinle benim aramda değil."
Babam kapının önünde dikildi.
"Yanılıyorsun. Kızım söz konusuysa mesele benimle senin aranda."
Batur'un gözleri karardı.
"Açelya benim."
Babamın sesi buz gibiydi.
"Kimsenin malı değil."
Batur bir an sustu.
Sonra bana bakmaya çalıştı.
Ben merdivenlerin başındaydım.
"Batur."
Başını kaldırdı.
"Git."
Sadece tek kelime söyledim.
Ama yüzündeki ifadeyi hiç unutmadım.
O gün anladım.
Batur benden vazgeçmeyecekti.
Ve ben ilk kez ondan gerçekten korktum.
YOU ARE READING
FAKİRHANE
RomanceFAKİRHANEMİZE HOŞ GELDİNİZ. Buraya Suadiye'nin ışıklı bulvarlarından, şampanya kadehlerinin ışıltısından geçerek geldik. Ama kapıdan içeri adım attığınız an o parlak dünyayı dışarıda bırakın. Çünkü bu hikaye sadece bir "zengin kız-fakir oğlan" masal...
