Benim hikâyem şimdi başlamıyor. Beş yıl önce başladı. O gece... Annemin çığlıkları hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Evin duvarları, o sesleri saklamaya çalışır gibi titriyordu ama başaramıyordu. Babam beni kollarına aldı; sertti ama aynı zamanda çaresizdi. Geriye doğru çekilirken ayaklarım yere takıldı, düşüyordum... beni daha sıkı sardı. Kan vardı. Her yerde. Yerde... duvarlarda... annemin ellerinde. Benim yanaklarımda bile. Mideme bir yumruk yemişim gibi hissettim. Nefes alamıyordum. Kusacakmışım gibi oldum ama korku her şeyin önüne geçti. Karanlığın içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ama gözlerim seçmiyordu. Sadece gölgeler... ve o gölgelerin içinden gelen fısıltılar vardı. Soğuk bir nefes ensemde dolaştı. Babamın sesi titreyerek kulağıma geldi:
"Korkma... seni koruyacağım."
Ama anlamıyordum. Neden annem yerdeydi?
Neden babamın elleri titriyordu? Neden her şey bu kadar hızlı olmuştu? Sonra bir çift göz gördüm. İnsan gibi bakmayan, karanlığın içinden parlayan gözler. O an içimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Çocukluğum... güvenim... dünyaya dair bildiğim her şey. O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Beş yıl geçti. Ama o gece içimde hiç bitmedi. Şimdi bir bodrum katındayım. Taş duvarlar soğuk, nemli ve sessiz. Bileğimdeki zincir her hareketimde metalik bir ses çıkarıyor; sanki burada olduğumu bana tekrar tekrar hatırlatmak ister gibi. Gün mü gece mi bilmiyorum. Zaman, burada anlamını yitirdi.
Benden bir şey istiyorlar. Ama ne olduğunu ben bile bilmiyorum. Sadece kanımı.
"Altın kan"
diyorlar. Söylerken bile gözleri parlıyor. Neden?
Neden ben? Cevabını bilmiyorum. Bildiğim tek şey; korktuğum ve yalnız olduğum. Ta ki...
O kapı açılana kadar. İçeri itilen genç adamla göz göze geldiğim an, kalbim yerinden çıkacak sandım. Yüzü kan içindeydi. Nefes nefeseydi. Ama gözleri... gözleri farklıydı. Korkmuştu ama vazgeçmiş gibi değildi.
"Gir içeri, sakın kaçma seni aptal köylü!"
Kapı kapandı. Ayak sesleri uzaklaştı.
Ve ben... yabancı bir adamla, zincirli hâlde, karanlık bir bodrumda baş başa kaldım.
"Sen de kimsin?"
dedim, geri çekilerek.
"Burada ne işin var? Gitmen gerek... hemen!"
Ama o bana baktı. Uzun uzun. Sanki beni ilk kez görmüyormuş gibi. O an, içimde açıklayamadığım bir his kıpırdadı. Korku mu?
Yoksa kader mi? Bilmiyordum. Ama bir şeyi hissediyordum. Bu yabancı... hayatımı değiştirecekti. Rachel'ın korkusunu, çaresizliğini ve Mark'a duyduğu tereddütlü güveni derinleştireceğiz. Benim hikâyem... o kapı kapanana kadar durdu. Ama sonra... başladı. Mark, yani köylü dediğim adam, içeri girdiğinde gözlerim ona kilitlendi. Ellerim hâlâ zincirli, dizi kanamış, bedensel acı kalbime baskı yapıyordu. Ama onun bakışları... farklıydı. Korku vardı onda, ama aynı zamanda bir güç. Sanki bu karanlık bodrumda tek bir seçenek kalmış gibi duruyordu: ya kaçacak, ya teslim olacaktık.
"Sen... sen kimsin?"
diye seslendim, neredeyse kendimle konuşur gibi.
"Burada ne işin var? Gitmelisin... hemen!"
Ama o bir adım attı, hiç korkmadan, elimi tutmak ister gibi bana yaklaştı. Bir an... kalbim hızlandı.
Bu neydi? Tehdit mi, yoksa... yardım mı?
"Korktuğunu biliyorum,"
dedi sessizce. Sesi... tuhaf bir şekilde sakinleştiriciydi. Ama ben hâlâ geri çekildim.
"Korkmuyorum... sadece... sadece gitmem gerek."
Ama o gülümsemedi, sadece bakışlarını üzerimden çekmedi. O an fark ettim... onunla birlikte kaçmazsam, burada öleceğim. Bodrum soğuk ve sessizdi, duvarlar bana dar geliyordu. Zincirler kanımı sıyırıyor, parmaklarım acıyordu. Ama Mark... bana bir yol gösteriyordu.
STAI LEGGENDO
Altın Kan
FantasyAltın Kan Gece, kanla mühürlenmis bir lanetin sessiz tanığıydı. Rachel, geçmişinden kaçarken kendini ölümsüzlerin huküm sürdüğü bir dünyanin tam ortasında bulur. Mark... Soğuk bakişlarının ardinda asırlarca süren bir pişmanlık, derinlerde ise insan...
