Alper
Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından odaya süzülürken, odanın dışından gelen hafif tıkırtılar ve dış kapının gıcırtısıyla gözlerimi açtım. Uyku ile uyanıklık arasındaki o yarım saniyelik sürede bilincim tamamen yerine geldi. Yatağın kenarındaki tabancayı kavrayıp yataktan sessizce doğruldum.
Elimle Merve'nin omzuna hafifçe dokunup onu uyandırdım. Gözlerini açtığı an parmağımı dudaklarıma götürüp "Şşşt, geldiler," diye fısıldadım.
Merve tek bir kelime etmeden yanındaki tabancasına uzandı. Kapının önüne dayadığım çalışma masasını parkeyi çizdirmeden, en ufak bir ses çıkarmadan geriye çektik. Kapıyı aralayıp koridora süzüldüm.
Koridorda sessiz adımlarla ilerleyip salonun girişinde durdum. Tabancam emniyeti açık bir şekilde aşağıya dönüktü ve ateşe hazırdı.
Salonda, akşamki oturduğumuz masanın etrafında üç kişi vardı. Masanın üzerinde domates, salatalık, beyaz peynir ve siyah zeytinle donatılmış bir kahvaltı sofrası duruyordu.
Sofraya 5 tane tabak dizilmişti, ikisi boş bırakılmıştı.
Ekibin yeni gelen üyelerini o an net olarak inceleme fırsatım oldu. Biri 30'lu yaşların başında, kirli sakallı, omuzları geniş, yüzünde yorgun ama sert bir ifade taşıyan, deri ceketli bir adamdı.
Diğeri ise çok daha farklı bir tarza sahipti. Havanın serinliğine aldırış etmeden giydiği koyu gri kolsuz bir kapüşonlu kazağın altından kaslı ve yer yer kesik izleriyle dolu kolları sergileniyordu. Her iki kolu ve boynu dövmelerle kaplıydı.
Gelişimizi fark ettiklerinde kolsuz kapüşonlu olan adam, elindeki ekmeği masaya bırakıp pürüzlü bir sesle konuştu;
"Tabancanı beline koy dostum. Beyza sizden bahsetti, gelin bize kahvaltıda eşlik edin."
Tabancanın emniyetini kapatıp belime yerleştirdim. Merve de arkamdan gelip tabancasını beline soktu.
Masaya geçtik. Deri ceketli olanın adı Serdar'dı. Kolsuz kapüşonlu olan ise Burak. Kısa bir tanışmanın ardından aylardır görmediğimiz o domates ve peynirin tadını çıkararak kahvaltıyı tamamladık. Uzun zamandır yediğim en insani öğündü.
Kahvaltı biter bitmez çantamın büyük gözünü açtım. Güvenlik kulübesinden aldığım copu çıkarıp Beyza'nın önüne, masaya bıraktım.
"Söz verdiğim gibi. Anlaşmaya sadık kalırım."
Beyza copu eline aldı ve memnun bir ifadeyle başını salladı.
O sırada ekibin dövmecisi olan genç çocuk Burak, çayından bir yudum alıp bana ve Merve'ye baktı.
"Eee," dedi heyecanla. "Dövme işini ne yapıyoruz? İster misiniz bir şeyler?"
Merve omuz silkti. "Ben almayayım, cildime iğne batmasının fikri bile geriyor beni."
"Ben istiyorum," dedim sakin bir sesle.
Burak gülümsedi ama Serdar söze girerek ortamın havasını bir anda ciddileştirdi.
"Dövme kolay iş kardeşim, ama bedava değil. Mürekkeple iğne bu devirde altından daha değerli. Sana bir teklifimiz var."
"Dinliyorum," dedim kollarımı göğsümde bağlayarak.
Serdar öne doğru eğildi, kollarını masaya dayadı;
"Şehirdeki büyük topluluklardan biri, yaklaşık beş gün önce sanayi bölgesindeki eski bir tesise bir ekip göndermiş. Ama adamlar geri dönmemiş. Tesisin içinde hala çalışır durumda olan bir jeneratör ve kalın elektrik kabloları bulunuyormuş. Görevimiz gidip o mekanı kontrol etmek, jeneratörle kabloları alıp topluluğa teslim etmek. Karşılığında alacağımız erzak ve mühimmatı seninle paylaşırız. Burak da dövmeni karşılıksız yapar."
YOU ARE READING
DİRENİŞ: Ölülerin Çağı
Science Fictionİzmir'e üniversite okumaya giden 2 yakın arkadaş Alper ve Emir kendilerini, kökeni bilinmeyen, beyinsel, son derece tehlikeli ve bulaşıcı olan bir salgının içerisinde bulur. Zombi salgını modern dünyayı kasıp kavururken, devletlerin çökmesi sonucund...
