1.Bölüm

2 2 0
                                        


BÖLÜM 1 - İLK HAMLE

"Sessizlik bazen bir silahtan daha keskindir.
Çünkü düşman, göremediği şeyden korkar."

Kuzey Irak, Zap Bölgesi yakınlar.
Terk edilmiş bir tekstil deposu
SAAT: 03:14

Gece, hiçbir yıldızın cesaret edip göründüğü bir gece değildi. Bulutlar alçaktı, hava nemli ve ağırdı; uzaklarda, dağların gölgesinde kalan bir köyden hafif bir jeneratör uğultusu geliyordu, o da rüzgârın yönüne göre bazen duyuluyor bazen kayboluyordu. Depo kompleksinin dış duvarları, yıllardır kimsenin uğramadığı bir terk edilmişliğin izlerini taşıyordu - paslı saç levhalar, kırık pencereler, üzerinde artık okunamayan, muhtemelen bir zamanlar bir tekstil firmasının adını taşıyan solmuş bir tabela. Bina, çevresindeki kayalık araziden, alçak bir tepenin eteğinden fark edilmeyecek şekilde konumlanmıştı - sanki oraya bilerek, gözden ırak kalmak için inşa edilmişti.
Ama içeride, o terk edilmişlik bir yalandı.
Yiğit Sancar Kılıçhan, üç yüz metre kuzeyde, kayaların arasında oluşan doğal bir çukurda, tek dizinin üzerine çökmüş, termal dürbünden binayı tarıyordu. Nefesi düzenliydi, hareketsizdi - sanki bedeni bu bekleyişe yıllar önce alışmıştı. Gözünün ucunda, ekranın köşesinde beliren sıcaklık noktalarını sayıyordu. Dört. Belki beş. Birinin, doğu duvarının dibinde neredeyse hiç kımıldamadan durduğunu fark etti - nöbetçi olmalıydı, ama tuhaf bir şekilde çok az hareket ediyordu. Ya çok tecrübeliydi, ya da uykusu ağır basmıştı.
Kulaklığından tek bir tık sesi geldi. Efe.
"Kuzgun-1, doğu nöbetçisi son on iki dakikadır aynı pozisyonda," diye fısıldadı Efe Demirel, sesindeki dikkat hiç bozulmadan. "Ya uyukluyor ya da bize bir tuzak hazırlıyor. İkinci ihtimali göz ardı etmeyelim."
"Anlaşıldı," dedi Yiğit, sesi telsizde bile zar zor duyuluyordu. "Rota B'den ilerliyoruz."
Sağ eli havaya kalktı. Baş parmak, işaret parmağı ve orta parmak dikti; yüzük ve serçe parmak avucuna kapanmıştı. İleri, dikkatli. Arkasındaki gölgeler aynı anda hareket etti - tek bir organizma gibi, tek bir nefes gibi. Kayaların arasından süzülüp, binanın batı cephesine doğru geniş bir yay çizerek ilerlemeye başladılar. Ayak sesleri yoktu; yalnızca kumun ve çakılın altında, botların bıraktığı hafif bir gıcırtı, o da rüzgârın sesine karışıp kayboluyordu.
Emir Arıkan, komutanın iki adım gerisinde, silahının namlusunu sürekli binanın kuzey kapısına ve çatısına çeviriyordu. Gözleri hiç durmuyordu - kapı, pencere, çatı, tekrar kapı, sonra sağdaki yığılı varil istifi. Görev başladığından beri aklında tuttuğu binanın kat planını, her adımda gerçek dünyayla karşılaştırıyordu. Mert'in çıkardığı üç boyutlu modelin ne kadar isabetli olduğunu fark etti; neredeyse her köşe, ekranda gördüğü gibiydi.
Baran Aydemir, kapının menteşelerine iki parmağını dokundurdu, başını hafifçe yana eğdi, kulağını neredeyse metale değecek kadar yaklaştırdı. Normalde beş dakika susamayan adam, şimdi bir heykel kadar sessizdi. Yalnızca elleri konuşuyordu - kapıyı inceleyen, tuzak arayan, kablo izi süren parmaklar, yavaş ve emin hareketlerle çerçevenin her santimini tarıyordu. Bir noktada durdu; parmakları ince bir telin üzerinde bir an tereddüt etti, sonra telin yalnızca eski bir elektrik hattının kalıntısı olduğunu anlayınca gevşedi. Sonunda başparmağını kaldırdı. Temiz.
Kaan Ege Erdem, dört yüz metre geride, çürümüş bir su deposunun üzerinde, karnı üstü uzanmış halde yatıyordu. Dürbününün içinden, aşağıdaki her hareketi, her gölgeyi izliyordu. Nefesini iki saniyede bir alıyor, iki saniyede bir veriyordu - ne daha hızlı, ne daha yavaş. Parmağı tetiğin üzerinde değil, tetik korkuluğunun üzerindeydi. Henüz değil. Gözünün önünden geçen doğu nöbetçisinin silüetini bir kez daha inceledi; adamın omuzlarındaki gevşekliği, başının hafifçe öne düşüşünü fark etti.
"Kuzgun-1, çatıda hareket var," dedi kulaklıktan, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "İki nokta, kuzeydoğu köşesi. Silahlı, ayakta, dikkatli görünüyorlar."
Yiğit başını hafifçe salladı, kimse görmese de. "Anlaşıldı. İzlemeye devam et. Ateş iznini yalnızca ben veririm."
"Anlaşıldı, Kuzgun-1."
Mert Alp Yalçın, ekibin biraz gerisinde, sırt çantasından çıkardığı küçük ekranda drone görüntüsünü izliyordu, parmakları klavyede neredeyse sessiz bir hızla hareket ediyordu. Binanın iç planını üç boyutlu olarak çıkarmış, her odaya bir numara vermişti - A-1'den F-4'e kadar. Ekranın ışığı yüzünü aşağıdan aydınlatıyor, gözlüksüz gözleri sürekli kırpıştırıyordu, sanki hâlâ orada olmayan bir çerçeveyi düzeltmeye çalışır gibi. Parmağı bir tuşa dokundu, drone sessizce yön değiştirip binanın arka cephesine kaydı.
"Rehine, B-3 odasında," diye fısıldadı telsizden. "Isı sinyali tek, sabit. Nabız düşük ama yaşıyor. B-3'e giden koridorda iki hareketli sinyal daha var, muhtemelen nöbetçi değişimi."
Hasan Kara, grubun en gerisinde, gözleri gençlerin her hareketini takip ediyordu. Onun için bu, yüzlerce operasyondan biriydi ama her biri ilk seferki kadar ciddiydi; yıllar geçtikçe bu ciddiyet azalmamış, yalnızca sessizleşmişti. Elini omzuna attığı Baran'a hafifçe dokundu - bir onay, bir "hazırsın" işareti. Baran'ın gözlerinde bir an, her zamanki şakacılığın yerini alan bambaşka bir ciddiyet parladı; sonra tekrar kapıya döndü.
Selim Aksoy, ekibin en gerisinde, sırt çantasındaki malzemeleri son bir kez kontrol etti - turnike, serum seti, taşınabilir defibrilatör. Rehinenin durumunun ne kadar kötü olabileceğini bilmeden hazırlanmak, onun için her operasyonun değişmez parçasıydı.
Kapı, sessizce açıldı.
İçeri giren ilk kişi Yiğit'ti, ikinci Emir. Hareketleri birbirine o kadar bağlıydı ki, sanki tek bir bedenmiş gibi koridorda ilerlediler. Duvarlar nemli betondu, hava küf, pas ve eski yağ kokuyordu; tavandan sarkan kablolar, yıllar önce sökülmüş bir aydınlatma sisteminin kalıntılarıydı. Her adımda, Yiğit'in eli havada yeni bir işaret çiziyordu - iki parmak aşağı, sonra yana: sağ koridor, ben giderim. Emir başını hafifçe salladı, sol koridora yöneldi.
Koridorun sonunda, ilk kapı aralıktı. İçeriden hafif bir radyo sesi geliyordu, tanınmayan bir dilde, kesik kesik bir konuşma. Yiğit, kapının önünde durdu, Baran'a baktı. Baran, sessizce yaklaştı, kapının menteşesine dokundu, sonra başını iki yana salladı - tuzak yok, ama içeride birileri var.
Yiğit, üç parmağını göğsüne değdirip sonra kapıya doğru uzattı - üç saniyede giriyoruz. Emir, koridorun köşesinden geri döndü, hazır pozisyon aldı.
Kapı içeri açıldığında, içeride iki adam bir masanın başında oturuyordu, biri radyoya eğilmiş, diğeri elindeki bir haritaya bakıyordu. Ne bir çığlık atma, ne de silaha davranma fırsatı buldular; sessizlik, iki hafif sesle bozuldu ve ikisi de aynı anda yere yığıldı.
Yiğit, telsize dokundu. "İki hedef etkisiz. Devam ediyoruz."
B-3 kapısının önünde durdular. İçeriden, boğuk bir inilti geldi - insan sesine benzeyen, ama çok zayıf, çok bitkin bir ses.
Yiğit, Emir'e baktı. Tek bir baş hareketi yeterliydi.
Kapı içeri patladı - ama ses, beklenenin çok altındaydı, neredeyse bir nefes kadar hafif. İçeride, sandalyeye bağlı, gözleri bantlı bir adam vardı; üzerindeki kıyafetler kirli, dudakları çatlamıştı. Köşede, silahlı iki figür ayağa fırlamaya çalıştı ama daha ilk hareketlerinde, karanlıktan gelen iki kurşun sesiyle yere yığıldılar.
Selim, ikinci ekiple içeri girdi, dizlerinin üzerine çöküp rehinenin nabzını kontrol etti, gözlerindeki bandı dikkatle çözdü. "Stabil," dedi kısaca, sesi sakin ama hızlıydı. "Dehidrasyon var, muhtemelen birkaç kırık kaburga. Taşınabilir."
Baran, sandalyenin bağlarını bıçağıyla kesti, bir yandan adamın omzuna hafifçe dokunarak, "Tamamdır kardeşim, güvendesin," diye fısıldadı - operasyon boyunca söylediği ilk ve tek cümle.
Efe, kapının önünde durmuş, koridorun her iki yönünü de tarıyordu - vücudu sakin ama gözleri hiç durmuyordu. "Çıkış güzergahı temiz," diye fısıldadı telsize. "Kuzgun-1, dönüş rotası hazır. Doğu nöbetçisi hâlâ hareketsiz."
"Anlaşıldı," dedi Yiğit. "Kaan, doğu nöbetçisini gözünden ayırma. Çekiliyoruz."
Rehineyi aralarına alan tim, geldikleri gibi sessizce, aynı düzenli akışla dışarı çıkmaya başladı. Yiğit, rehinenin bağlarını tamamen çözerken bir kez daha binayı dinledi - nefesler, adımlar, çok uzaktan gelen bir motor sesi. Hiçbiri tehdit değildi. Henüz değildi.
Dışarı çıktıklarında, gece hâlâ hiçbir yıldıza izin vermiyordu, ama doğu ufkunda, çok hafif bir gri ton belirmeye başlamıştı - sabahın ilk, en ürkek işareti. Kaan, su deposunun üzerinden sessizce indi, son bir kez doğu nöbetçisine baktı; adam hâlâ kımıldamamıştı. Belki gerçekten uyuyordu. Belki de şanslıydılar.
"Kuzgun Timi, hedef güvende," dedi Yiğit sonunda, sesi hâlâ alçak ama bu sefer içinde hafif bir rahatlama vardı. "Çıkış başlıyor."
Ekip, kayalık arazide, önceden belirlenmiş toplanma noktasına doğru sessizce ilerledi. Mert, hareket halindeyken bile ekranından gözünü ayırmıyor, olası bir takip sinyali olup olmadığını kontrol ediyordu. Hasan, rehinenin diğer koluna girmiş, adamı neredeyse taşır gibi yürütüyordu; yıllardır yaptığı bu işte, bir insanı hayata döndürmenin verdiği o tanıdık, sessiz tatmini hissediyordu.
Görev bitmişti.
Ama Yiğit, toplanma noktasına yaklaşırken, aklının bir köşesinde hâlâ o soruyu taşıyordu - doğu nöbetçisinin neden hiç kımıldamadığını. Bazı sorular, cevapsız kalmaya alışıktı. Ama bu, yalnızca ilk hamleydi.

KIRIK PUSULA Stories to obsess over. Discover now