Pazar yerinin şımarık kumaşçısı Jungkook ile halkın arasına gizlice karışan veliaht Prens Taehyung'un yolları eğlenceli bir atışmayla kesişir. Bu deli dolu esnaf çocuğunun saray duvarları ardına adım atmasıyla, aralarında kuralları yıkan gizli bir b...
Sarayda uyanmak, her sabah sırtıma tonlarca ağırlıkta taşlar yüklenmesi gibiydi. Veliaht prens olmak dışarıdan bakınca çok havalı duruyordu belki ama benim için her gün aynı sıkıcı evraklar, babamın bitmek bilmeyen emirleri ve etraftaki o sahte insanların yüzüme gülmesinden ibaretti. Yataktan kalktım, o ağır krallık pelerinimi fırlatıp attım.
Bugün o boğucu odada kalmayacaktım, kararımı vermiştim. Sağ kolum ve çocukluk arkadaşım Martin odaya girdiğinde, üzerime çoktan sıradan bir köylü kıyafeti geçirmiştim. Martin beni bu halde görünce derin bir iç çekti.
"Yine mi Taehyung? Halkın arasına böyle karışmanı baban öğrenirse ikimizi de mahveder," dedi endişeyle. "Babamı da konseyi de salla bugün."
"Martin," dedim, hafifçe gülümseyerek. "Pazara iniyoruz. Biraz kafamı dağıtmam lazım, yoksa bu sarayda birilerini zindana attıracağım."
Martinde üzerini değişti ve Mont Saint-Michel'in o devasa sisli surlarından gizlice sızarak, kalenin hemen yakınındaki Dol-de-Bretagne kasabasının büyük pazar yerine doğru yola koyulduk. Burası taş sokakları ve her cinsten esnafıyla tam kılık değiştirmek için aradığım yerdi.
Pazar yeri her zamanki gibi tam bir kaos içindeydi. Satıcıların bağrışları, baharat kokuları... Tam aradığım şeydi. Martin ile tezgahların arasında yürürken, ileride büyük bir kalabalığın toplandığını gördüm. İnsanlar kahkahalar atıyordu. Merak edip o tarafa doğru yürümeye başladık. Kalabalığın içinden çok enerjik ve tiz bir ses yükseliyordu.
"Bak bana bak, çakma ipekçi!" diye bağırıyordu o ses. "Sen o elindeki paçavrayı kumaş diye anca tavuk kümesine serersin! Benim babamın getirdiği kumaşlar Doğu'nun kraliçelerini ağlattı güzellikten, anladın mı?"
Martin'in omzuna dokundum. "Gel, bak bakalım orada ne dönüyor," dedim ve insanları yararak öne doğru ilerledim.
Tezgahın arkasında, darmadağın olmuş mavi bir yelek giyen, gözleri parıl parıl parlayan bir genç duruyordu. Adını sonradan öğreneceğim bu çocuk, kendisinden iki kat büyük sakallı bir tüccarın burnunun dibine girmiş, ellerini beline koymuş, hafifçe kalçasını sallayarak adamla dalga geçiyordu.
Resmen çok şımarık bir çocuk gibiydi ama ortamı germekten çok herkesi eğlendiriyordu. Kafadan biraz kırık olduğu her halinden belliydi.
"Oğlum, düzgün konuş! Babana saygımızdan susuyoruz!" diye gürledi orta yaşlı adam.
Çocuk gözlerini devirdi, garip bir ses çıkardı. "Ay babamı karıştırma şimdi! Kumaşın kalitesiz işte, bak, dokunuyorum ve elim zımparalanıyor! Benim tenim çok hassas, alerji olursam dükkanını yakarım vallahi!"
Kendimi tutamadım, hafifçe kıkırdadım. Çocuk tam bir fırlamaydı. Martin ise araya girmek için öne atıldı.
"Hey! Ayrılın bakayım, koca adamlar pazar yerinde yakışıyor mu bu kavga?" diyerek araya girdi Martin, diğer insanlar gibi.
Genç adam anında Martin'e döndü, onu tepeden tırnağa süzdü. "Sen kimsin be? Pazar yerinin ahlak bekçisi mi? Çekil şuradan, daha bu çakma ipekçiye haddini bildiremedim."
Martin şoka girmişken ben devreye girdim. Kollarımı göğsümde kavuşturup çocuğa doğru bir adım attım. Yüzümde alaycı bir gülümseme vardı. "Genç adamın sesi çok çıkıyor ama dükkanındaki kumaşlar da lafları kadar boş galiba" dedim, damarına basmak isteyerek.
Çocuğun gözleri anında beni buldu. Geri adım atmasını bekledim ama o ne yaptı? Gözlerini kısıp yüzüme doğru eğildi. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Temiz kumaş ve lavanta gibi kokuyordu.
"Sen ne anlarsın be kumaştan?" dedi, sesini acayip bir tona sokarak.
"Üzerindeki tunik resmen çuval bezinden hallice. Bana bak, sen bence sus yaşlı bunak. Gençlerin işine karışma, git evinde çorbana ekmek doğra."
Yaşlı bunak mı?
Ben?
Martin'in gözleri yuvalarından fırladı. Neredeyse kılıcına davranacaktı. Ben ise şoktan ne yapacağımı bilemedim. Hayatımda ilk kez biri bana "yaşlı bunak" diyordu ki daha yeni otuz iki yaşıma girmiştim! Ama garip bir şekilde çok eğlenmiştim. Bu çocuk gerçekten delinin tekiydi.
"Bana bak ufaklık," dedim sesimi hafifçe sertleştirerek ama gözlerimdeki o eğlenen pırıltıyı saklamadan. "Karşında kimin olduğunu bilmeden çok büyük konuşuyorsun. O dilini koparırlar senin bu krallıkta."
Çocuk elini kalbine koydu, sahte bir korkuyla gözlerini büyüttü. "Ayy, çok korktum! Kimsin sen, gizli prens falan mı? Ayakkabıların bile çamur içinde hadi başka kapıya. Burada kaliteli kumaş satılıyor, senin bütçeni aşar."
Arkasını dönüp dükkanın içindeki kumaşları düzeltmeye başladı, resmen beni tamamen görmezden gelmişti. Kalabalık bu atışmaya gülerken, Martin sinirle kolumdan çekti.
"Gidelim Taehyung, bu hadsiz cezasını almalı," diye fısıldadı. "Dur," dedim, gözlerimi o şımarık, cana yakın ama kesinlikle kafadan kırık çocuktan ayıramayarak. Yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim. Herkes önümde eğilirken, bu çocuk beni pazar yerinde rezil etmişti ve bu benim inanılmaz hoşuma gitmişti.
Saray yoluna doğru yürümeye başladığımızda Martin hala söyleniyordu. Ona doğru eğildim.
"Martin."
"Efendim?"
"O çocuğu gördün değil mi? İsmi Jungkook'muş, tabelada yazıyordu."
"Evet, tam bir baş belası."
"Yarın sabah o çocuğu saraya çağıracaksın."
Martin duraksadı. "Hemen zindana mı attırayım?"
"Hayır," dedim sırıtarak. Planlarım çok farklıydı. "Saraya yeni kumaşlar alacağımızı söyle. En kaliteli kumaşlarını alıp gelsin. Ama benim prens olduğumu sakın söyleme. O buraya kumaş satıp para kazanacağını sanarak gelsin."
Saraydaki odama geri döndüğümde, yarın sabahın gelmesini ilk kez bu kadar büyük bir sabırsızlıkla bekliyordum. Bakalım bu şımarık tüccar karşısında beni görünce de yüzüme "yaşlı bunak" diyebilecek miydi?
------------------------------
Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.