Atualizamos nossas Diretrizes de Conteúdo.
Consulte as diretrizes mais recentes para continuar compartilhando histórias com segurança.

BÖLÜM 1 - Ölülerin Tarafında

10 3 1
                                        

Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’nun eksi ikinci katı, dışarıdaki temmuz sıcağının boğucu ağırlığına inat, insanı ürperten metalik bir soğukluğa sahipti. Burası, zamanın ve şehrin gürültüsünün uğramadığı, sadece ayrılıkların somutlaştığı bir yerdi. Havalandırmanın tekdüze, uğultulu sesi koridorun değişmez fon müziğiydi.
Dr. Helin Aras, odasındaki çalışma masasının başında oturmuş, önündeki otopsi raporlarını inceliyordu. Mesainin bitmesine iki saat kalmıştı ama zihni hâlâ ilk günkü kadar dinçti. Bakışları bir an için masanın üzerindeki kalemlere kaydı. Mavi tükenmez kalemi, siyah dolmakalemi ve küçük not defterini milimetrik bir dikkatle hizaladı. Kalemlerin arkası, defterin kenar çizgisine tam paralel olana kadar onları milim milim oynattı. Bu küçük düzen alışkanlığı, dışarıdaki belirsiz dünyaya karşı geliştirdiği kendi sessiz savunma mekanizmasıydı. Çoğu insan bunu fark etmezdi bile; onun içinse bir nevi zihinsel nefes alma alanıydı.
Kapı vurulmadan açıldığında Helin elindeki son kalemi de bırakıp başını kaldırdı. İçeri giren, kurumun kıdemli teknisyeni ve Helin’in iş arkadaşıydı.
"Hocam, yeni bir dosya intikal etti," dedi masaya kalın bir klasör bırakarak. "Nöbetçi savcılık dosyayı az önce onaylamış. Şehir dışından gelen bir askeri vaka. Yukarıdan işlemlerin, formalitelerin hızlıca tamamlanması yönünde bir rica var. Ailesi cenazeyi bekliyormuş."
Helin kaşlarını hafifçe çattı. "Yukarıdan rica mı? Adli tıp, birilerinin acele işine göre değil, bilimin hızına göre çalışır. Rapor ne diyor?"
Teknisyen kapıdan çıkmadan önce mırıldandı: "Nöbet kulübesinde intihar şüphesi hocam. Dosya temiz görünüyor."
"Temiz..." Helin klasörü önüne çekip sayfaları çevirmeye başladı. Resmi evraklardaki o klişe, soğuk cümleler gözünün önünden geçti. Bir asker. Bir kurşun. Kapanmaya hazır bir dosya. İçindeki o engel olamadığı merak duygusu anında tetiklenmişti. Meslek hayatı boyunca başına ne geldiyse hep bu "her şeyin arkasını kurcalama" isteğinden gelmişti ama huyundan vazgeçecek biri değildi.
Yeşil önlüğünü giyip, maskesini yüzüne geçirdi ve koridorun sonundaki otopsi salonuna doğru yürüdü. Çelik masanın üzerinde yatan yirmi dört yaşındaki genci gördüğünde adımları yavaşladı. Askeri üniforması çoktan kenara ayrılmış, geriye sadece çelik soğukluğunda bir gerçek kalmıştı.
Helin, şakaktaki yara bölgesine lup gözlüğüyle yaklaştı. İnceledikçe yüzündeki ifade ciddileşti, dudakları düz bir çizgi halini aldı. Giriş yarasının etrafındaki barut izleri ve dokunun durumu, namlunun iddia edildiği gibi tene bitişik olmadığını söylüyordu. Atış mesafesi uzaktı.
Ölen askerin elini parmak uçlarıyla tutup kolunun açısını, eklemlerin hareket kabiliyetini hesaplamaya çalıştı. Bir insanın piyade tüfeğini bu açıyla kendi şakağına doğrultması anatomik olarak imkânsızdı.
"Hadi oradan be," diye fısıldadı kendi kendine. Dudaklarının arasından istemsizce hafif bir küfür döküldü. "Bunu onaylayan makam hiç mi insan anatomisi dersi almamış? Siktir et dersi, göz de mi yok adamda? Bu çocuk kendini vurmuş olamaz."
Helin neşteri ve pensi büyük bir titizlikle metal tepsinin içine, yerlerini milimetrik olarak ayarlayarak bıraktı. Maskesini çenesinin altına indirdi, şüphelerini not etmek için panosuna uzandı. Bu dosya öyle kolayca kapanmayacaktı. Resmi raporlar ne derse desin, çelik masanın üzerindeki kanıtlar tamamen başka bir dilde konuşuyordu.
Aynı saatlerde, Diyarbakır'daki askerî üs bölgesinde alışıldık düzen hiç bozulmamıştı.
Nizamiyeden içeri giren araçlar tek tek kontrol ediliyor, eğitim alanından yükselen komut sesleri rüzgârla birlikte avluya yayılıyordu. Revir binasının önünde ise Binbaşı Alp Karasu, iki elini sırtında birleştirmiş, sessizce ayakta duruyordu.
Üsteğmen Emir, elindeki evrakları son kez gözden geçirirken birkaç metre ötede Astsubay Kaan şoförle kısa bir konuşma yapıyor, Yusuf ise askeri aracın yanında sessizce bekliyordu.
"Komutanım."
Alp başını çevirmeden cevap verdi.
"Söyle."
"Evraklar adli tıbba ulaştı. Savcılıkla da görüşüldü. İşlemler başlamış."
Alp kısa bir süre sustu.
"Ne kadar sürermiş?"
"Kesin bir süre vermediler komutanım."
Alp ilk kez Emir'e döndü. Yüzünde tek bir mimik yoktu.
"Tamam."
Bu tek kelimeyle konuşma bitmişti.
Emir, Binbaşı'nın sustuğu anlarda yeni bir soru sormanın doğru olmadığını biliyordu.
Alp'in bakışları istemsizce Yusuf'a kaydı.
Genç asker başını öne eğmiş, botunun ucundaki tozla dalgın dalgın oynuyordu.
Alp gözlerini ondan ayırdı.
"Çıkıyoruz."
Kaan hiç vakit kaybetmeden aracın arka kapısını açtı. Kimse konuşmadı.
Motor çalıştı.
Araç, nizamiyeden çıkıp Diyarbakır Adli Tıp Kurumu'na doğru ilerlerken Alp gözlerini camdan dışarı çevirdi.
Yol boyunca tek kelime etmedi.Emir birkaç kez konuşmayı düşündü. Vazgeçti.
Kaan, dikiz aynasından komutanına bir an baktı; yüzündeki ifadeyi okuyamayacağını bildiği hâlde bunu yapmaktan kendini alamıyordu.
Aracın içinde sadece motorun uğultusu vardı.
Yaklaşık kırk dakika sonra araç, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu'nun önünde durdu.
Alp emniyet kemerini çözdü.
Kapıyı açıp araçtan indi.
Binanın gri cephesine birkaç saniye baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden girişe doğru yürüdü.
Alp, adli tıp kurumunun ağır kapısından içeri girdiğinde dışarıdaki temmuz sıcağı birkaç saniye içinde yerini keskin bir soğuğa bıraktı.
Burası askerî birliklere benzemezdi.Burada emir sesleri yoktu. Koşuşturan insanlar, verilen talimatlar, sabah içtimaları yoktu. Sadece sessizlik vardı.Ama Alp, bu sessizliğin içinde bile bir disiplin olduğunu hissediyordu.Yanında yürüyen Emir ve Kaan konuşmuyordu. İkisi de komutanlarının böyle zamanlarda sorulara değil, düşüncelerine ihtiyaç duyduğunu bilirdi.Danışmadaki görevli kimlik kontrolünden sonra başını kaldırdı.
"Binbaşı Alp Karasu?"
"Evet."
"Dr. Helin Aras sizi bekliyor. Otopsi salonunda."
Alp kısa bir baş hareketiyle teşekkür etti.
Koridor boyunca ilerlediler.
......
Helin, önündeki dosyaya son kez baktı.
Sayfalarca tutanak, fotoğraf raporları, ölçümler...
Kâğıt üzerinde her şey olması gerektiği gibiydi.Fazla düzgün.Ve Helin'in mesleğinde öğrendiği ilk şeylerden biri şuydu:
Bazen en büyük şüphe, hiçbir şeyin yanlış görünmemesiydi.
Kalemini eline aldı. Masanın üzerindeki diğer kalemlerle aynı hizaya getirdi. Ardından tekrar dosyaya döndü.Olay yeri raporunda yazanlarla otopsi bulgularını karşılaştırdı.Bir kez daha ve  bir kez daha.Dudakları ince bir çizgi hâline geldi.
"Hayır..."
Kendi kendine fısıldadı.
"Bu kadar basit değil."
Tam o sırada kapı açıldı."Dr. Helin Aras?"Helin başını kaldırdı.Karşısında üniformalı bir adam duruyordu.İlk dikkatini çeken rütbesi olmadı.Bakışlarıydı.Soğuk, kontrollü ve mesafeli.Ama boş değildi.Bu adam sadece görev gereği orada duran biri gibi görünmüyordu.
Helin elindeki dosyayı kapattı.
"Benim."
Adam birkaç adım yaklaştı.
"Binbaşı Alp Karasu."
"Dosyadaki asker?"
"Evet."
Kısa bir sessizlik oldu.Helin onun yüzüne baktı.
"Yakınınız mıydı?"
"Hayır."
Alp'in sesi sakindi.
"Askerimdi."
Bu tek kelime Helin'in dikkatini çekti.
Askerimdi.Sahiplenmek değil, sorumluluk taşımak gibi söylemişti.
Helin dosyayı masaya bıraktı.
"Dosyanızın resmî sonucu belli."
"Biliyorum."
"İntihar."
Alp'in yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
"Sonuca inanmıyorum."
Helin kaşını hafifçe kaldırdı.
"Çoğu insan inanmak istediğine inanır Binbaşı."
"Ben istemediğim bir şeyi kabul etmem."
Bu cevap Helin'in hoşuna gitmese de dikkatini çekti.
Dosyayı açtı.
"Ben de aynı şeyi yapıyorum."
Alp ona baktı."Yani?"Helin birkaç sayfayı çevirdi.
"Yani raporda bazı şeyler birbirini tutmuyor."
"Ne gibi?"
Helin fotoğrafları gösterdi.
"Olay yeri inceleme raporu, silahın konumu ve vücudun pozisyonuyla ilgili belirli bir tablo çiziyor."
Parmağıyla otopsi notlarını işaret etti.
"Ama bedendeki bazı bulgular o tabloyu desteklemiyor."
Alp sessiz kaldı.
"Bir örnek?"
Helin gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
"Ölüm zamanlaması, olay yerindeki anlatımla tam örtüşmüyor. Ayrıca temas mesafesi ve atış sonrası oluşması gereken bazı bulgular, raporda yazılanlarla aynı hikâyeyi anlatmıyor."
Alp'in bakışları sertleşti.
"Yani?"
Helin dosyayı kapattı.
"Yani bana göre bu dosya hâlâ cevaplanmamış sorular içeriyor."
Bir süre birbirlerine baktılar.İkisinin de ortak noktası aynıydı.İkisi de kolay ikna olan insanlar değildi.Alp sonunda sordu:
"Bu kadar emin olmanızı sağlayan şey ne?"
Helin birkaç saniye sustu.Sonra sakin bir sesle konuştu.
"Ben ölülerin tarafını tutarım Binbaşı."
Alp'in kaşları hafifçe hareket etti.
"Çünkü onlar kendilerini savunamaz."
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Helin devam etti:
"Bu yüzden onların adına konuşurken hata yapma lüksüm yok."
Alp ilk kez onu biraz daha dikkatli inceledi.Karşısındaki kadın sadece inatçı biri değildi.Mesleğine karşı sert bir bağlılığı vardı.Helin de aynı şeyi fark etti.Karşısındaki adam sadece bir asker değildi.Bir şeylerin yanlış olduğuna gerçekten inanıyordu.Kapının dışından görevlinin sesi geldi.
"Dr. Aras, savcılık hattı sizi bekliyor."
Helin başını çevirmeden cevap verdi.
"Geliyorum."
Sonra Alp'e baktı.
"Binbaşı Karasu."
"Efendim?"
"Eğer gerçekten gerçeği bulmak istiyorsanız..."
Kısa bir duraksama oldu.
"Bana olayların nasıl görünmesini istediğinizi değil, nasıl olduğunu anlatın."
Alp birkaç saniye sustu.Sonra başını hafifçe eğdi.
"Anladım."
Helin arkasını döndü.Alp kapıya yöneldi.Tam çıkacakken durdu."Doktor."Helin baktı.
"Bu dosyanın peşini bırakmayacağınızı tahmin ediyorum."
Helin'in yüzünde çok hafif bir ifade belirdi.
"Yanlış tahmin etmiyorsunuz."
Alp ilk kez belli belirsiz bir tebessüm etti.
"Ben de öyle düşünmüştüm."
Kapı kapandı.Helin masasına döndü.Dosyaya baktı.
Bir asker.
Bir şüpheli ölüm.
Ve cevabı henüz bulunmamış bir gerçek.O gün, ikisi de farkında değildi.Ama aynı dosya, hayatlarının en zor sınavının başlangıcı olacaktı.

.
.
.
.
.
.
(⁠✷⁠‿⁠✷⁠)

KIRIK SESSİZLİKLERHistórias para pegar e não largar. Descubra agora