ÇARPIK TERAZİ

1 0 0
                                        


Adalet, hukuk fakültesinin soğuk koridorlarında yankılanan afili bir kelimeden, kalın ciltli kitapların sayfalarında sıkışıp kalmış bir ütopyadan ibaretti. Bunu, diplomamı elime aldığım o ilk gün, cübbemin siyah kumaşına dokunurken anlamıştım. Ben Lara Soykan. Yirmi iki yıllık hayatım, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir vitrindi; içeriden ise dökülen, çürüyen ve yavaş yavaş yıkılan bir enkaz.

Odamın devasa penceresinden İstanbul'un gri gökyüzüne bakarken, parmaklarım masamın üzerindeki çerçevede gezindi. Annem... 2020 yılının o boğucu, nefessiz bırakan günlerinde, o lanet virüs onu bizden kopardığında bu evdeki son sıcaklık da onunla beraber toprağa verilmişti. Annem öldükten sonra babam Tahsin Soykan, zaten mesafeli olduğu kızlarına tamamen sırtını dönmüş, kendini hırslarına, karanlık işlerine ve asla doymayan o güç açlığına teslim etmişti. Geriye sadece iki kız kardeş kalmıştık. On sekiz yaşındaki narin çiçeğim, kız kardeşim Defne ve onu bu zehirli sarayda korumak için günden güne taşlaşan ben.

"Abla?"

Düşüncelerimden sıyrılarak başımı kapıya doğru çevirdim. Defne, incecik parmaklarıyla kapı pervazını tutmuş, ela gözlerindeki o tanıdık endişeyle bana bakıyordu. Üzerindeki bol kazağın kollarına ellerini saklamıştı.

"Gel bebeğim," dedim yüzüme yerleştirmeye çalıştığım en yumuşak tebessümle. Yanıma gelip kollarını belime doladı, başını omzuma yasladı. Saçlarındaki o tanıdık vanilya kokusunu içime çektim.

"Babam yine bağırıyor," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Aşağıdaki çalışma odasında. Birilerini kovdu az önce, çok sinirli. Abla... Kötü bir şey mi oluyor?"
Son birkaç haftadır evde nefes almak bile yasaktı sanki. Babamın gece yarıları ettiği gizli telefon konuşmaları, kapıya gelen tekinsiz adamlar, hızla boşalan kasalar... Hukuk okumuştum, bir şeylerin ters gittiğini, babamın yasal olmayan bir çamura feci halde saplandığını görebiliyordum ama ne kadar derinlere battığını henüz bilmiyordum.

"Korkma," dedim saçlarını okşarken. Sesimdeki netlik onu her zaman sakinleştirirdi. "Tahsin Soykan her zamanki gibi bir kriz yönetiyordur. Bizimle ilgili bir şey yok. Sen git odana, kulaklıklarını takıp o sevdiğin diziyi izle. Ben ne olduğuna bakıp geleceğim."
Defne'yi odasına gönderdikten sonra derin bir nefes aldım. Üzerimdeki siyah kumaş pantolonu ve beyaz gömleği düzelterek odamdan çıktım. Geniş, kavisli merdivenlerden aşağı inerken babamın sesi tüm yalıyı inletiyordu.

"Nasıl bitti dersin?! Nasıl haciz kararı çıkar ulan! O mallar gümrükte takılamaz, rüşvetini vermedik mi! Milyonlarca dolardan bahsediyorum ben, milyonlarca!"

Çalışma odasının çift kanatlı meşe kapısı aralıktı. Adımlarımı yavaşlatarak içeri süzüldüm. Gördüğüm manzara, dışarıda 'kudretli' diye bilinen babamın aslında ne kadar acınası bir adam olduğunu yüzüme çarpıyordu. Kravatı gevşetilmiş, saçları darmadağın olmuş, yüzü kağıt gibi bembeyaz kesilmişti. Telefonu kulağında o kadar sıkı tutuyordu ki parmak boğumları beyazlamıştı. Odadaki diğer iki avukat ve mali müşavir başları önde, idam fermanını bekleyen mahkumlar gibi duruyordu.

"Baba?" dedim sakin ama otoriter bir sesle.

Babam beni gördüğünde irkildi, telefondaki kişiye küfür ederek aramayı sonlandırdı ve telefonu masaya fırlattı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı: Saf korku.

"Çık dışarı Lara," dedi titreyen bir sesle.

"Seninle uğraşamam."

"Neler oluyor? Haciz kararından bahsediyordun. Şirket batıyor mu?" Kollarımı göğsümde bağlayarak masasına doğru ilerledim. "Bana doğruyu söyle."

Şah Mat Stories to obsess over. Discover now