Bir insanın hayatı bir ayda ne kadar değişebilir? Diye kendime sormadan edemiyorum. Bir ayda ne yapabilirsin; yeni bir hobi edinebilirsin, rutin hayatını oturtabilirsin veya oturtmaya çalışabilirsin. Peki... Bir insanı öldürecek kadar kötü olabilir misin? Belki, bunun cevabını ben de bilmiyorum aslında.
--------------------------------------
İlahi Bakış
Büyük yemek odasında sadece bıçak ve çatalların sesi yankılanıyordu; kimse konuşmuyordu. James-Carla'nın dedesi-sessizce yemeğini yerken, Carla sürekli konuyu açmanın bir yolunu arıyordu. En sonunda cesaretini toplayıp konuşmak için hareketlendiğinde, James onun tek bir kelime etmesine bile fırsat vermeden konuştu:
"Yerinde kıpırdanmayı bırak ve ne söyleyeceksen söyle artık."
Carla derin bir nefes alıp kelimelerini hızla döktü:
"Bana bu konu için kızdığını biliyorum ama... Ben cidden kendimi o yere ait hissetmiyorum. Yani aslında, başka bir işte devam etmek istiyorum."
James'in kaşları aniden çatılınca, Carla panikle hemen savunmaya geçti:
"Bak, söz veriyorum cidden bu son! Bir daha böyle bir şey olmayacak."
Karşısındaki sert ifadenin hafifçe yumuşadığını görünce, Carla'nın yüzünde rahatlamış bir tebessüm belirdi. James hafifçe gülümseyerek başını salladı:
"Tamam, tamam... Bir şey demedim, hemen savunmaya geçme. Ama ben de sadece senin iyiliğini istiyorum Carla. Kendi hayatını bir düzene oturtmalısın artık. Sana bu yüzden 'Şirkette çalış' diyorum; hem bu kadar tantanaya gerek kalmaz, hem de sen bu kadar yorulmazsın."
"Ama dede, ben kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum," dedi Carla, sesindeki kararlılığı korumaya çalışarak. "Ben kendimi yeterli hissetmedikten sonra şirkette çalışsam ne olur ki?"
"Carla, sadece seni düşünüyorum. Yani... Sadece mutlu olmanı istiyorum."
"Bunu biliyorum dede ama ben böyle mutluyum," dedi Carla ve elini sıcak bir şefkatle James'in elinin üstüne koydu.
"Peki, sen nasıl istersen."
"Teşekkür ederim dede," diyerek gülümsedi Carla. Sandalyeden kalkıp yaşlı adamın yanağına hafif bir öpücük kondurduktan sonra çıkışa doğru yöneldi.
James, tabağına dönerken sordu: "Nereye gidiyorsun?"
"Kızlarla buluşacağım. Geç kalmam zaten, merak etme."
Sandalyenin arkasına astığı çantasını omzuna takıp yemek odasından çıkarken, arkasından James'in sesini duydu: "Kendine dikkat et!"
Carla antreye doğru adımlarken neşeyle seslendi: "Sen de kendine dikkat et!"
Dış kapı arkasından kapandığında, evde derin bir sessizlik kaldı.
----------------------------------------
Carla'dan
Derin bir nefes alıp evin kapısından dışarı çıktım. Arabaya bindiğim gibi şoföre tek bir şey söyledim: "İş yerine."
Aslında acayip gergindim ama bunu belli etmemeye çalıştım. Dedemden gizli iş çevirmek hiç istemiyordum ama bugün, kızlarla buluşmadan önce o şirkete uğramak zorundaydım. Hem ne önemi vardı ki? Zaten bunu ona söylememe gerek yoktu, kendi kendime halledebilirdim. Yine de içimdeki o korkuyu bastıramıyordum; korkum birazcık sorunlu olan patronumdan ve William'dandı...
Umarım William ile hiç karşılaşmayız. Birden araba durunca geldiğimizi anladım. Şoföre dönerek, "Senin beklemene gerek yok," dedim.
Şoför dikiz aynasından bana baktı, yüzünde son anda beliren bir kararsızlık vardı. "Emin misiniz, Carla Hanım?" diye mırıldandı, sesinde gerçek bir endişe vardı. "James Bey sizi bana emanet etti, biliyorsunuz."
"Eminim tabii, sen eve geri dön."
Araba gittikten sonra kapıda öylece kalakaldım. İçeri nasıl girecektim ki? Dün kartımı almışlardı. Güvenlikçiye durumu anlatmaya çalışıyorum ama adam resmen duvar; bir türlü beni içeri almıyor.
"Bakın, lütfen..." dedim sesimi biraz daha alçaltarak. "Maaşım yatmamış. Sadece içeride bu konuyu konuşacağım, o kadar."
"Bakın hanımefendi," dedi görevli, sesinde bıkkın bir tonla. "Mevzunuz beni ilgilendirmez. Şirket kuralları kesin; kartınız olmadan giriş yapamazsınız."
Ay, sinirim altüst olmuştu! Elimi belime koyup sabır dilercesine kafamı gökyüzüne kaldırdım. Tam başımı tekrar aşağı indirmiştim ki, onunla göz göze geldim.
William.
Yüzünde o her zamanki sinir bozucu, histerik gülüşüyle ağır adımlarla bize doğru yürüyordu. Yanımızda durduğunda sırıtışı daha da genişledi. Elini rahat bir tavırla cebine attı ve görevliye döndü. "Sorun ne? Niye hanımefendiyi içeri almıyorsunuz?"
Görevli hemen ceketini ilikledi. "William Bey, hanımefendinin kartı yok maalesef. Kurallar gereği içeri alamayız."
"Tek sorun kart mı yani?" dedi William. Gözlerini benden ayırmadan kendi kartını turnikeye okuttu. Tam görevli bir şey diyecek oldu ki William görevliye dönerek, "Hanımefendi misafirim olarak giriyor," dedi. Çıkan onay sesinin ardından hafifçe eğilerek, "Sorun çözüldü," diye fısıldadı.
Damarlarımdaki kanın öfkeyle kaynadığını hissettim. "Senden yardım isteyen mi oldu?" dedim, turnikeden hızla geçerken arkamda bıraktığım baruta dikkat etmeden. "Sen kendi işine bak, William!"
"Benim işim sensin, Carla."
Bana doğru yaklaşmaya başladı. Aramızdaki mesafeyi hızlı bir şekilde kapatırken, sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürdü: "Teşekkürünü nasıl edersin peki? Küçük bir öpücük mü? Veya baş başa bir akşam yemeğine ne dersin?"
Asansörün çağırma düğmesine sertçe bastım ve arkama dönüp gözlerinin içine baktım. "Defol git, William! Yoksa beni yapmak istemeyeceğim şeylere zorlama."
Kendimi asansöre atıp kapıyı kapattım.
Korkuyordum. Hem de çok korkuyordum. Bir an önce bu yerden çıkmak istiyordum. Asansör durduğunda ve indiğimde kapının üzerindeki "Hershel Davis" ismini gördüm. Vakit kaybetmeden hemen kapıyı çalıp içeri girdim.
Hershel, başını dosyalardan kaldırıp öfkeyle kaşlarını çattı. "Ne oluyor? Ben sana 'Gir,' dedim mi?"
"Bakın Hershel Bey, son maaşımı vermediğiniz için buradayım," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Ve bu arada kapıyı çaldım zaten. Duymamanız benim sorunum değil."
Hershel oturduğu koltukta geriye yaslandı, yüzünde alaycı bir ifade belirdi. "Bu özgüven nereden geliyor Carla? Dedenden mi, yoksa 'zaten işten ayrılıyorum, dünya umurumda değil' özgüveni mi?"
"Nasıl adlandırmak isterseniz öyle adlandırın ama maaşımı verin ve ben gideyim."
"İyi," dedi Hershel bıkkınlıkla. "Muhasebeye söylerim, yaparlar. Çık şimdi."
Geri adım atmaya niyetim yoktu. "Hershel Bey, şimdi yapın, hemen gideyim."
Hershel gözlerini sinirle kapatıp tekrar açtı. Masadaki telefonu sertçe tuşladı, muhasebeyle konuştuğunu belli eden kısa ve emir kipiyle dolu bir konuşma yaptı. Telefonu kapatıp tekrar bana dönerken, "Halledildi," dedi buz gibi bir sesle. "Hesabına düşer, kontrol edersin."
"Zahmet oldu," dedim alaycı bir sesle. Samimiyetten uzak bir şekilde tebessüm ettikten sonra odadan çıktım.
Kapı arkamdan kapandığı an derin bir nefes alabildim. Neyse ki çıkarken William ile tekrar karşılaşmamıştım. Güvenlik görevlisine dönerek, "Bana bir taksi çağırır mısınız?" dedim. Kafasını onaylar anlamda salladıktan sonra kapıda taksiyi beklemeye başladım.
Beş dakika sonra taksi önümde durunca vakit kaybetmeden bindim. Kızlarla buluşacağım kafenin ismini söyledikten sonra arkama yaslanıp camdan dışarıyı, akan trafiği izlemeye başladım.
İçimdeki öfke yatıştıkça, yerini sinsice büyüyen bir suçluluk duygusuna bırakıyordu. İstemsizce düşünmeye başladım: Acaba dedeme haksızlık mı ediyordum? Onun güvenli, korunaklı dünyasını reddedip arkasından iş çevirmek canımı sıkıyordu. Ama Hershel'ın odasındaki o kibirli bakış, William'ın hadsiz fısıltısı bana haklı olduğumu söylüyordu. Dışarısı acımasız bir kurtlar sofrasıydı; ya dedemin gölgesine sığınıp hayat boyu "James'in torpiliyle burada" damgası yiyecektim ya da bu piyasanın içinde kendi tırnaklarımla kazıyarak var olacaktım. Ben ilkini seçemezdim, bu benim karakterime tersti. Yine de... Arkamda beni sadece mutlu görmek isteyen birinin varlığını bilmek, bu savaşta elimdeki tek gerçek kalkandı.
Tam bu karmaşık düşüncelerin içinde boğulurken vardığımızı fark ettim. Hemen parayı uzatıp taksiden indim ve kafeye girdim.
Gözlerim masaları tararken bana el sallayan kızları gördüm. Yanlarına doğru adımlarken, tam yanlarında oturan kişiyi fark etmemle istemsizce çantamın kolunu daha sıkı kavradım. Kanımın beynime sıçradığını hissettim. Onu ne diye çağırmışlardı ki? Kaç yıl olmuştu... Onun ne işi vardı burada?
Kızların yanına vardığımda, buz gibi bir sesle ve doğrudan açıklama ister gibi, "Kızlar?" dedim.
Benim bu tonumu duyar duymaz Elina hemen savunmaya geçti: "Bak Carla... Arthur ile aranızın iyi olmadığını biliyorum ama bir konuşsanız?"
O sırada Arthur, sanki suçlu kendisi değilmiş gibi kibirli bir tavırla sözü devraldı: "Hani sadece siz olacaktınız? Bunun burada ne işi var?"
Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim. "Pardon, anlamadım?" dedim tek nefeste. "Burada istenmeyen sensin Arthur, asıl senin ne işin var? Hangi hakla, hangi yüzle konuştuğunu çok merak ediyorum. Ben senin yerinde olsaydım bırak burada oturup konuşmayı, benim yüzüme bakma cesaretinde bile bulunamazdım. Seninki de büyük yüzsüzlük!"
Kendimi tutamıyordum, içimdeki tüm nefret kelimelerle dışarı dökülüyordu.
"Arthur, Carla... Lütfen biraz sakin olabilir misiniz?"
Judy'nin araya giren sesini duyunca yüzümü hızla ona çevirdim. Hesap sorar gibi kaşlarımı kaldırdığımda, Judy bakışlarını benden kaçırdı. Hemen ardından yardım ister gibi Elina'ya baktığında, en azından Arthur'u buraya çağırdıkları için ne kadar pişman olduğunu bakışlarından anlamıştım.
-------------------------------------
İlahi Bakış
Alexander odasında dosyalarla uğraşırken birden kapı çaldı.
"Gir!" dediği zaman içeriye elinde bir dosya ile yardımcısı Emile girdi ve "Benden istediğiniz Carla Brown dosyasını getirdim," dedi.
"Sağ ol, masaya bırakıp çıkabilirsin."
Emile başını salladı ve çıktı. Hava almak için dışarıya doğru yöneldiği zaman bazı bağrış sesleri duymaya başladı. Yaklaştıkça sesler daha netleşiyordu. Bağıran bir genç kızdı ve polisler onu dışarı çıkarmaya çalışıyordu.
Emile olaya dahil olarak, "Burada ne oluyor?" diye sordu.
Emile'in sorusuna karşılık genç kızın yanındaki polis hemen konuşmaya başladı: "Emile, hanımefendinin bir arkadaşı kaybolmuş ama kadın yetişkin ve henüz üzerinden 24 saat geçmemiş."
"Kaybolan arkadaşının adı ne?"
Judy aceleyle konuştu: "Carla Brown."
VOUS LISEZ
C.'den Sevgilerle
Action"Bir insanın hayatı bir ayda ne kadar değişebilir? Carla Brown için bu sorunun cevabı, arkasında bıraktığı bir notta gizli. Dedektif Alexander, bir kayboluş vakasını çözmeye çalışırken kendini beklenmedik bir oyunun içinde bulur. Her ipucunun sonun...
