"İnsanlar kime inanır; iyileştirene mi, yoksa emredene mi?"
İki büyük krallığın tam sınırında, yaklaşan savaşın gölgesinde unutturulmuş bir sınır kasabası: Waldhain. Sokakları çamurlu, insanları korku içinde ve tepesindeki taş kilise mutlak bir ita...
Waldhain ormanının derinliklerinde gece, yerini yavaşça gri bir şafak vaktine bırakıyordu. Hava kemikleri sızlatacak kadar buz gibiydi; asırlık ağaçların sık dalları arasından süzülen hafif sis, toprağın nemli ve çürümeye yüz tutmuş yaprak kokusunu havada asılı tutuyordu. Bu orman, kasaba halkının girmeye korktuğu, kilisenin ise günahkar ilan ettiği sırlarla doluydu.
Leah, her zamanki mutlak sessizliğiyle yaşlı bir meşe ağacının dibine diz çöktü. Üzerindeki kaba kumaştan pelerini onu soğuktan korumaya yetmiyordu ama o bunu hissetmiyordu bile. Gözleri, ağacın kökleri arasında cılız şafak ışığıyla parlayan mavi-mor yapraklı Mine Otlarındaydı (Eisenkraut). İnancının kuralları zihnine kazınmıştı: Bu ot yalnızca şafak vaktinde, çıplak ellerle toplanmalıydı. Ve en önemlisi, toplanırken dünyaya tek bir kelime, tek bir nefes bile bırakılmamalıydı. Konuşmak, doğanın büyüsünü bozardı.
Nefesini tuttu, parmaklarının soğuk ucunu otun nemli yapraklarına değdirdi. İlk yaprağı dikkatlice koparıp, ormanın ruhuna bir bedel olarak toprağa geri bıraktı. Kural basitti: "Buotkılıcı durdururdu ama kılıcın bıraktığı yarayı onarırdı." Ancak bu şifa aceleye gelmezdi; sabır isterdi. Leah otları bez kesesine koyarken içinden o kadim felsefeyi geçirdi: Şifa olan kişi asla teşekkür etmezdi. Çünkü teşekkür etmek, insanlar arasında ödenmesi imkansız bir borç, bir bağımlılık yaratırdı. Doğa ise özgürlüğü severdi.
Tam o sırada, ormanın asırlık ve tekinsiz sessizliği keskin bir gürültüyle bölündü. Uzaktan, düşman ülkenin sınırındaki çamurlu yoldan gelen atların ağır nal sesleri ve şövalye zırhlarının birbirine çarpan metalik aksamı yankılandı. Ses o kadar yabancı, o kadar ağırdı ki yerdeki karıncalar bile yuvalarına çekildi. Leah hızla bir çalı kümesinin arkasına sinip gölgelere karıştı, nefesini adeta kalbine gömdü. Ağaçların arasından süzülen süvarileri izlemeye başladı. Bunlar alelade sınır gözcüleri değildi. Üzerlerindeki görkemli ama hırpalanmış zırhlardan, kilisenin en üst kademesinden emir alan özel bir şövalye birliği olduğu anlaşılıyordu. Savaş kapıdaydı. Waldhain, iki büyük krallığın tam sınır çizgisinde, patlamak üzere olan bir barut fıçısı gibi duruyordu ve kilise, bu stratejik köyü kaybetmemek için en ölümcül silahlarını cepheye sürmüştü.
Süvarilerin en önünde, simsiyah bir atın üzerinde, heybetli bir vakarla ilerleyen bir adam vardı. Göğsündeki zırh ve atının sol yanına asılı duran devasa siyah kalkan, şafağın cılız ışığında tekinsiz bir karaltı gibi parlıyordu. Bu, Komutan Hermann'dı. Yüzündeki sert hatlar, sanki etten değil de mermerden kazınmış gibiydi. Gözleri bir avcınınki kadar keskin, etrafı süzüşü tavizsizdi. Onun duruşu, buraya sadece sınır savaşı için gelmediğini; bu asi, tekinsiz sınır kasabasına kilisenin mutlak ve acımasız düzenini de dayatacağını fısıldıyordu. Kilisenin gözünde ormandaki kadın bir Silva Mulier(Orman kadını) ve otorite altına girmeyen bir tehlikeydi. Hermann ise o otoritenin ta kendisiydi.
Hermann, atının başını hafifçe Leah'nın saklandığı tarafa doğru çevirdi. At birden huysuzlanarak tırnağıyla toprağı kazıdı. Hermann duraksadı. Keskin bakışlarını ağaçların derinliklerine, Leah'nın tam olarak durduğu noktaya dikti. Sanki sisin ve çalıların arkasında bir çift gözün onu, ruhunu okur gibi izlediğini hissetmişti. Leah kalbinin göğüs kafesini dövdüğünü hissetti, elindeki Mine Otunu sıktı ama yaprakların hışırdamasına bile izin vermedi. Bakışları saniyelerce o karanlık boşlukta çarpıştı. Kısa ama nefes kesen bir sessizliğin ardından Hermann, "İleri!" diye homurdandı. Sesi tekinsiz ormanda yankılandı. Atını tekrar ileriye, Waldhain'ın dar, çamurlu ve taşlı sokaklarına doğru sürdü. Şövalyeler arkalarında ağır bir toz ve korku bırakarak ilerlerken, Leah derin bir nefes aldı.Aynı dakikalarda, Waldhain kasabasının tepesindeki taş kilisenin soğuk odasında, genç rahip Bruder Elias pencereden dışarı bakıyordu. Kasaba kapısından giren siyah kalkanlı şövalyeleri gördüğünde yüreğine bir ağırlık oturdu. Elias ellerini birbirine sürterek dua etmeye çalıştı ama zihni paramparçaydı. Kasaba halkı burnunun dibindeki savaştan ve kilisenin ağır baskısından bıkmıştı. Dahası, köylüler hastalandıklarında kilisenin şifahanesine gelmek yerine, gizlice ormandaki o kadına gidiyorlardı. Kilise bu duruma öfkeliydi; insanoğlu iyileştirene mi inanmalıydı, yoksa emredene mi? Elias, yaklaşan bu şövalyelerin kasabaya şifa değil, kan getireceğini biliyordu.
Düzenin acımasız koruyucusu Hermann kasaba meydanına adım atarken, doğanın sessiz şifacısı Leah ormanın derinliklerinde sisin içinde kayboldu. Henüz birbirlerinin adını bile duymamışlardı, birbirlerinin yüzünü bile net görmemişlerdi; ancak kader, bu sınır köyünde onları karşı karşıya getirmek için çoktan geri sayımı başlatmıştı.
Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.