Anlamlandıramadığım bir hayatın içinde, her geçen gün yeni yüzünü gördüğüm bir insanla tam olarak cehennemi yaşıyordum. Sabahları erkenden uyanıp evin bahçesinde otururdum. Bu sabah da amacım öyle yapmaktı. Baba'nın, kıymetini bilmediğimiz cennet diye tabirlediği; boyası püskürmüş, rutubet ve kirden görünmeyen duvarlarından, kimse görmesin diye gizlice ekmek çalan evsiz bir çocuktan farksız bir şekilde, yumuşak adımlarla dışarıya ulaştım.
Neden bilmiyorum ama bu sabah farklı gibiydi. Evin önünde bulunan, bir çocuğun tabiriyle dev gibi olan çam ağacı, bugün gökten kaçmaya çalışıyor gibiydi ya da beni yakından görmek istiyor gibiydi. O yüzden de her saniye elime aldığımda yapışan ve tırnak diplerimdeki deriyi soyan çam kozalaklarından düşen, tıpkı dere yatağının sığ ve berrak yerinde gördüğüm üç boyutlu oval şeklini andıran ince ve küçük taşlara benzeyen çam fıstıklarını bana elçi gönderiyordu. Ama ne yazık ki onların dilini bilmiyordum.
Dört adım daha atınca, her sabah vakit geçirdiğim, yelpaze gibi gözüken dut ağacının dallarından birine yardım isteyerek yapılmış salıncak beni çağırıyordu. Her sabah onda sallandığımı düşünmeyin sakın. Ben sallanınca dut ağacı çok kızıyor; dala zarar veriyormuşum. Hep bunun için kavga ederiz. Ne olursa olsun hep o kazanır ve ben pes ederim.
Salıncakta otururken kalbimden bir ses geldi: "Anneni özledin." O hep böyledir; sürekli "Anneni özledin." der bana. Salıncakta ne zaman oturursam oturayım, kalbim bana seslenir ve o an bir metre kırk beş santimlik bedenimi kalbim yönetir. Kalbim düşünür: "Ne yapıyor acaba?" diye. Onun kalbine sinyal gönderiyormuş beni hatırlasın diye. İşe yarıyor mu bilmiyorum ama yine de bir çocuğun içindeki yalnızlığı az da olsa gideriyor.
YOU ARE READING
duyulamayanlar
General Fictionduymak sadece işitmekten ibaret değildir işte bu hikaye bu cümleyi anlatıyor
