BÖLÜM 1: Dijital Çağda Boğulmak

9 4 4
                                        

1. Kısım: Aynadaki Yabancı
Aynadaki yansımanıza ne kadar süre bakabilirsiniz? Işıklar tam tepenizden, o çiğ ve beyaz otel lambasından vururken, göz altlarınızdaki simlerin teninize ince birer cam kırığı gibi battığını hissettiğiniz o kaçınılmaz kırılma anında, kendinize dair söylediğiniz kaç yalanı tek bir bakışta eritebilirsiniz?
Alya için bu süre tam kırk iki saniyeydi. Telefonunun ön kamerası açık, Taksim'in arka sokaklarındaki o ucuz, rutubet kokan otel odasının sarımtırak ışığı yüzündeki tüm pürüzleri, yorgunlukları ve morlukları acımasızca ortaya sererken, ekranın sağ köşesinde sinsi bir ritimle yanıp sönen kırmızı nokta hayatının geri kalanını çöpe atmak üzereydi. Arkasındaki yatakta, adını sadece üç saat önce bir Tinder eşleşmesinde öğrendiği, alkol, ucuz tütün ve ter kokan o çocuk sızmış durumdaydı. Çocuğun sırtındaki omurga çizgileri, otelin sararmış nevresimindeki lekeler ve havada asılı kalan o ağır, geniz yakan pişmanlık kokusu odanın tek gerçeğiydi. Alya, akan rimelini titreyen parmak ucuyla yanağına yayarken fısıldadı: "Ben sadece sevilmek istemiştim. Sadece birisinin beni görmesini istemiştim." Sesi, odadaki eski televizyonun karıncalı cızırtısına karışıp yok oldu.
Alya yirmi bir yaşındaydı ama ruhu, İstanbul'un o yorucu, o eski kaldırımları kadar yaşlı ve hırpalanmış hissediyordu. Kendini bildi bileli, Boğaz'a nazır o devasa muhafazakar holding binasının gölgesinde, babasının diktiği o görünmez sınırların içinde yaşamıştı. Soyadı, bu şehirdeki manyetik bir güç gibi birçok kapıyı açan bir anahtardı ama onun içindeki zindanın kapısını kilitleyen en ağır kelepçeydi. O akşam, sırf o kalın duvarlardan, annesinin bitmek bilmeyen "elalem ne der" fısıltılarından kaçmak için o uygulamayı indirmişti. Bir yabancının gözlerinde, holding hisselerinden ya da takılacağı pırlanta gerdanlıklardan bağımsız bir "Alya" aramıştı. Ama bulduğu tek şey, loş bir banyoda, yabancı bir adamın horultusu eşliğinde çekilen yorgun bir itiraf videosu oldu.
Bu video, onun Instagram'daki "Yakın Arkadaşlar" listesine gidecekti. En azından o, dijital dünyanın bu kadar acımasız olduğunu unutacak kadar çaresizken öyle sanıyordu. İnsanın kendi cehennemini elleriyle inşa etmesi, dijital çağda sadece tek bir parmak hareketine, ekranın altındaki o küçük yeşil çembere bakıyordu.
Telefonu yatağın üzerine bıraktı. Üzerindeki iddialı, arkası tamamen açık siyah saten elbisenin fermuarını çekerken elleri titriyordu. Bu elbise, onun gündüzleri giydiği o uzun ceketlerin, ölçülü kıyafetlerin altına gizlediği gerçek Alya'nın zırhıydı. Banyodan çıkıp odanın kırık dükük penceresine yürüdü. Dışarıda İstanbul, tüm günahlarıyla ve neon ışıklarıyla parıldıyordu. Aşağıdaki sokakta bir kadön çığlığı yükseldi, ardından bir araba lastiğinin asfaltta çıkardığı o tiz ses duyuldu. Alya, pencerenin pervazına tutunurken içindeki boşluğun bu şehirden daha büyük olduğunu biliyordu.
"Eğer şimdi eve dönersem," diye düşündü, "hiçbir şey olmamış gibi o kahvaltı masasına oturabilirim. Babamın yüzüne bakabilirim. Annemin dualarını dinleyebilirim." Ama içindeki o kırmızı noktanın, telefonun hafızasına kazınan o kırk iki saniyenin çoktan bir saatli bombaya dönüştüğünden habersizdi.
2. Kısım: Konağın Soğuk Güneşi
Ertesi sabah, İstanbul'un en aristokrat ve muhafazakar ailelerinin sığındığı o devasa konakta güneş, ağır kadife perdelerin arasından sızarken odalara keskin bir soğukluk hakimiyeti altındaydı. Bu evde sabahlar bir uyanış değil, bir disiplin ayiniydi. Gülnur Hanım, elindeki porselen fincanı altın yaldızlı tabağına bırakırken çıkan o keskin, pürüzsüz ses, salondaki tüm hizmetlilerin ve ev halkının nefesini kesmeye yetmişti. Gülnur, kırk sekiz yıllık ömrünü bir imajı korumaya adamış bir kadındı. Saçının tek bir teli bile eşarbının altından izinsiz çıkmaz, attığı her adım evdeki mermerlerin üzerinde bir otorite tıkırtısı bırakırdı.
Masanın diğer ucunda, gözleri uykusuzluktan ve odasındaki mor neon ışıkların radyasyonundan şişmiş olan Doğa oturuyordu. On yedi yaşındaydı. İçindeki öfke, ergenliğin getirdiği o sıradan isyanlardan çok daha köklü, çok daha karanlıktı. Doğa, ablasının o ağlak, o acınası, tüm o sahte kutsallığını yerle bir eden videosunu gece yarısı telefonunda gördüğü an, içindeki o yıllardır beslediği canavar uyanmıştı. Yıllardır ablası Alya'nın "kusursuz büyük kız", "ailenin sarsılmaz gururu", "geleceğin hanımefendisi" rollerini oynamasını izlemekten nefret etmişti. Doğa ise her zaman kenara atılan, kıyafetleri ablasına göre seçilen, fikirleri babasının holding masalarında bir hiç sayılan o görünmez küçük kızdı.
Doğa, sabahın ilk ışıklarında, odasının kapısını kilitleyip yatağının içine gömüldüğünde o videoyu TikTok'ta yeni açtığı anonim hesaba yüklerken parmakları bir kez bile terlememişti. İçinde en ufak bir suçluluk kırıntısı yoktu; aksine, damarlarında akan o saf adrenalin onu sarhoş ediyordu. Videonun arkasına, o ağır baslı, ruhu uyuşturan hipnotik şarkılardan birini eklemiş, renk ayarlarıyla oynayarak ablasının yüzündeki o çiğ ışığı mor ve pembe dalgalara dönüştürmüştü. Altına yazdığı yazı ise tam bir sosyal medya suikastıydı: "Mükemmel ablamın gizli gece hayatı. Göründüğü kadar masum değilmişiz lol."
Paylaş butonuna bastığı an, Doğa için ablasının hayatını mahvetmek, kendi özgürlüğünün, bu evdeki görünmezliğinin son bulmasının ilk adımıydı. Şimdi ise masada, elindeki çatalı tabağındaki zeytine saplarken, annesinin yüzündeki o her şeyden habersiz kibirli ifadeyi izlemek ona gizli bir haz veriyordu.
"Ablan nerede kaldı?" diye sordu Gülnur Hanım, sesindeki o sorgulayıcı tonla. Gözleri Doğa'nın üzerindeki hafif bol, okulla alakası olmayan kapüşonlu serseri tarzı hırkaya kaydı. "Ayrıca şu üstündekinin hali ne Doğa? Kaç defa söyleyeceğim, Akasya Lisesi'nin bir vakarı var. Sen bu şehrin en köklü ailelerinden birinin kızısın, sokak serserisi gibi giyinemezsin."
Doğa hafifçe gülümsedi. İçindeki o büyük sırrın verdiği güçle dikleşti. "Ablam odasındadır anne. Gece biraz... geç döndü ya. Malum, dersleri çok yoğun tıp fakültesinde."
Gülnur Hanım tatmin olmuş bir şekilde başını salladı. "Alya her zaman ne yapacağını bilir. Onun geleceği bu holdingin geleceğidir. Kaan'ın babası Ünal Bey de dün akşam tam olarak bundan bahsediyordu. İki ailenin birleşmesi, sadece bir evlilik değil, bu ülkenin ekonomisine yön verecek bir hamle olacak."
Doğa içinden kahkaha attı. "Evlilik" diyordu annesi. Kaan ile Alya'nın zoraki, tamamen kağıt üzerinde tasarlanmış o sahte geleceğinden bahsediyordu. Oysa Kaan'ın her hafta sonu başka bir kızla, okulun kraliçesi Derin'le hangi otellerde gününü gün ettiğini bu evde Doğa'dan başka kimse bilmiyordu. Telefonu cebinde hafifçe titredi. İlk bildirim gelmişti. TikTok algoritması, Doğa'nın bıraktığı bombayı bir virüs gibi yaymaya başlamıştı bile.
3. Kısım: Akasya Lisesi Arenası
Saat tam 08:30. Özel Akasya Lisesi'nin devasa, steril mimariye sahip koridorları, sabahın puslu ve soğuk İstanbul havasında uğulduyordu. Burası, paranın, gücün ve acımasızlığın genç bedenlerde hayat bulduğu, herkesin birbirinin açığını aradığı modern bir gladyatör arenasıydı. Koridorlardaki mermerler o kadar parlaktı ki, öğrencilerin yüzlerindeki o sahte gülümsemeleri iki katına çıkarıyordu.
Okulun önündeki o devasa demir kapıdan mat siyah, camları tamamen karartılmış bir jip içeri süzüldüğünde, bahçedeki ve koridordaki tüm sesler bıçak gibi kesildi. Bu araba okulun tek bir kişisine aitti. Kapı açıldı ve Derin arabadan indi. Gözlerinde elmas taşlarla tek tek işlenmiş keskin, dikey ve iddialı bir göz makyajı vardı. Üzerindeki okul forması modifiye edilmişti; mini eteği, belini açıkta bırakan gömleği ve üzerine aldığı oversize vintage deri ceketle, o bu okulun tartışmasız tek kraliçesiydi. Derin, attığı her adımda etrafındaki erkeklerin hayranlık dolu, kızların ise haset dolu bakışlarını toplayarak yürürdü.
Hemen arkasından, arabadan Melis indi. Melis, Derin'in en yakın arkadaşı, okulun diğer divasıydı. Elindeki binlerce dolarlık çantayı koluna takarken etrafa o kibirli, yukardan bakan gülüşünü fırlatıyordu. Ancak Melis'in içinde taşıdığı o derin, o karanlık korku, üzerindeki lüks kıyafetlerden çok daha ağırdı.
Melis, her sabah kendi evinden çıkarken uzun bir etek ve kalın bir hırka giyerdi. Babasının gözlerinin içine bakarak arabaya biner, araba Boğaz köprüsünü geçtiği an, Derin'in jipinin arka koltuğunda o kıyafetleri fırlatır ve bu parıltılı dünyaya adım atardı. Melis'in iki hayatı vardı ve bu iki hayatın arasındaki uçurum, her gün ruhundan bir parçayı koparıyordu.
Derin ve Melis, okul binasının devasa cam kapılarından içeri girdiklerinde, koridorlarda her sabah duymaya alışkın oldukları o dedikodu gürültüsünün yerini ölümcül bir sessizliğe bıraktığını fark ettiler. Herkes, istisnasız herkes elindeki telefon ekranlarına kilitlenmişti. Koridorda sadece tek bir ses, Doğa'nın videonun arkasına koyduğu o ağır baslı, hipnotik şarkının ritmi yankılanıyordu. TikTok algoritması görevini yapmıştı. Video sadece üç saat içinde 500 bin izlenme barajını aşmış, okulun tüm gençlik gruplarını altüst etmişti.
Derin, koridorun ortasında durup kaşlarını çattı. Telefonunu çıkardı ve TikTok uygulamasını açtı. Karşısına çıkan ilk video, Doğa'nın paylaştığı o darmadağın otel odası görüntüsüydü. Alya'nın o akan makyajı, arkadaki sızmış adam... Derin'in gözleri kısıldı, dudakları sinirden yukarı doğru kıvrıldı. Melis, Derin'in omzunun üzerinden ekrana bakarken nefesini tuttu, yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.
"B-bu... Bu Alya değil mi?" dedi Melis, sesi titreyerek. Kendi evindeki o katı kurallar aklına gelmişti. Eğer böyle bir video kendi başına gelseydi, ailesinin ona ne yapacağını çok iyi biliyordu. "Doğa'nın ablası... Kaan'ın müstakbel nişanlısı..."
Derin telefonu sertçe kapattı. "Doğa benim en yakın arkadaşım. Ve ablası olacak o kız, benim sevgilim Kaan'ın babasının holding ortağının kızından başka bir şey değil. Bu video sadece bir skandal değil Melis, bu bizim dünyamıza açılmış bir savaş."
Tam o sırada, koridorun diğer ucundan Doğa içeri girdi. Üzerinde geniş, gri bir kapüşonlu vardı. Kafasını hafifçe öne eğmişti ama içindeki o zafer sarhoşluğu, o yılların ezilmişliğinin intikamı adımlarından okunuyordu. Doğa, koridorda yürürken herkesin ona baktığını, parmakla gösterdiğini görebiliyordu. Sonunda görünmez değildi. Sonunda o kusursuz Alya'nın gölgesinden çıkmış, tüm okulu parmağında oynatan bir figüre dönüşmüştü.
4. Kısım: Kaya ve Gerçekler
Ancak Doğa'nın hesaba katmadığı, bu okulun pırıltılı yalanlarına inanmayan tek bir kişi vardı: Okul binasının arkasındaki, normalde öğrencilerin girmesinin yasak olduğu o eski, yangın merdivenlerinin gölgesinde oturan Kaya.
Kaya, okula daha bir ay önce başka bir şehirden transfer olmuştu. Kısa kesilmiş, uçları hafif yeşile boyanmış saçları, üzerinde hiçbir marka amblemi taşımayan salaş kıyafetleri ve en önemlisi, bu okulun o sahte ve kalıplaşmış ilişkiler ağına meydan okuyan açık, dik duruşuyla bambaşka bir karakterdi. Kaya için bu okuldaki birçok insan birer zavallıydı; paranın arkasına saklanmış, kendi bedenlerinden ve arzularından korkan birer korkak.
Kaya, elindeki sigarayı yangın merdiveninin paslı demirine bastırıp söndürürken telefonundaki videoya baktı. Videodaki o mor ışık filtreleri, o müzik seçimi... Kaya, Doğa'nın odasındaki o neon lambaları, onun içindeki o gizli estetik arayışını biliyordu. Bu videonun altındaki o anonim imzanın, Doğa'nın parmak izlerini taşıdığını ilk bakışta anlamıştı.
Kaya ayağa kalktı. Koridora doğru yürüdü. İçeri girdiğinde, koridorun tam ortasında Derin ve Doğa'nın karşı karşıya geldiğini gördü. Derin, Doğa'nın kolunu o kadar sıkı tutmuştu ki, uzun tırnakları Doğa'nın hırkasının üzerinden tenine batıyordu. Okulun tüm öğrencileri etraflarında bir çember oluşturmuş, nefeslerini tutmuş bu büyük yüzleşmeyi izliyordu. Telefon ışıkları yüzlerini aydınlatırken, sahne tam bir trajedi tiyatrosuna dönüşmüştü.
"Bunu sen yaptın, değil mi?" diye fısıldadı Derin. Sesi sakin görünmeye çalışıyordu ama içindeki o büyük öfke volkan gibi patlamak üzereydi. "Kendi ablanı tüm dünyaya rezil ettin Doğa. Neden? Sırf dikkat çekmek için mi?"
Doğa kolunu kurtarmaya çalıştı ama Derin bırakmadı. Doğa'nın gözlerindeki o az önceki zafer ifadesi, Derin'in o sarsılmaz gücü karşısında bir an yalpaladı.
"Ben bir şey yapmadım Derin," dedi Doğa, sesini dik tutmaya çalışarak. "Ablam kendi cehennemini kendi yarattı. Ben sadece... internette gördüm."
"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı Derin. O sırada koridorun kapısı gürültüyle, adeta menteşelerinden sökülecek gibi açıldı. İçeri Kaan girdi. Kaan, okulun parlayan yıldızı, zengin, yakışıklı ama gözlerindeki o karanlık boşlukla tehlikeli bir karakterdi. Babasının holding odalarında uğradığı psikolojik şiddeti, okulda diğer öğrencileri ezerek çıkaran o öfkeli çocuk. Kaan'ın yüzü hırstan ve sinirden kıpkırmızıydı. Babası bu sabah holding hisselerinin çakıldığını görerek Kaan'ı aramış ve telefonda ona hayatının en büyük tehdidini savurmuştu.
Kaan, adımlarını doğrudan Doğa'nın üzerine doğru attı. Koridordaki öğrenciler korkuyla geri çekildi. Kaan, Derin'i bir kenara fırlatıp Doğa'nın yakasına yapıştı ve onu arkasındaki metal dolaplara sertçe çarptı. Dolaplardan çıkan o acı metal sesi tüm koridorda yankılandı.
"Senin o ezik, o iğrenç kıskançlıkların yüzünden benim ailem ne kadar zarar gördü biliyor musun?!" diye kükredi Kaan. Eli Doğa'nın boğazına doğru kayıyordu. Doğa nefes almakta zorlanırken, gözlerinden ilk kez gerçek bir korku süzüldü. En karanlık sahnelerden biri, Akasya Lisesi'nin ortasında, o parıltılı mermerlerin üzerinde yaşanıyordu.
Tam o anda, o kalabalığın arasından sıyrılan bir el, Kaan'ın bileğini kavradı. Bu el, Kaya'ya aitti. Kaya, Kaan'ın o devasa cüssesine rağmen bir adım bile geri atmadı. Gözlerindeki o soğuk, o korkusuz bakışı Kaan'ın gözlerine dikti.
"Büyük adam," dedi Kaya, sesindeki o iğneleyici, insanı çileden çıkaran sakinlikle. "Kendinden küçük bir kıza koridor ortasında saldırmak seni babanın gözünde daha çok erkek yapıyor mu? Git o holding sorunlarını o lüks odalarınızda çöz. Dokunma ona."
Kaan şok içinde Kaya'ya baktı. Bu okulda ilk kez birisi ona karşı çıkıyordu, hem de okulun en dışlanmış, en marjinal kızı. Kaan yumruğunu sıktı, Kaya'nın yüzüne vurmak için kaldırdı. Koridordaki ışıklar sanki o an aniden tekinsiz bir atmosfere büründü. Zaman yavaşladı. Bir tarafta holdinglerin, paranın ve sahte ailelerin dünyası; diğer tarafta ise sınırları reddeden, kendi gerçeğini yaşayan gençlerin karanlık yolculuğu karşı karşıyaydı.
Derin, Kaan'ın kolunu tuttu. "Bırak şunu Kaan, değmez. Polisi, müdürü çağıracağız. Bu küçük pislik hak ettiği yere gidecek." Kaan, Kaya'ya nefret dolu bir bakış fırlatarak Doğa'yı bıraktı. Derin ve Kaan arkalarını dönüp yürürken, Melis de son bir kez Doğa'ya ve özellikle Kaya'ya, içindeki o gizli karmaşayı gizlemeye çalışarak bakıp peşlerinden gitti.
Koridorda sadece Doğa ve Kaya kalmıştı. Doğa sırtını dolaba yaslayarak yere çöktü. Gözyaşları, yüzündeki o mor simli makyajı eriterek yanaklarından aşağı parlak, trajik nehirler gibi aktı. Kaya, yavaşça Doğa'nın önünde diz çöktü. Cebinden çıkardığı siyah mendille Doğa'nın yüzünü sildi.
"Sana okulun arkasındaki o terk edilmiş binaya gelmeni söylemiştim," dedi Kaya, sesi bu kez çok yumuşaktı. "Çünkü bu binanın içindeki birçok insan birer canavar Doğa. En büyük canavarlık ise sırf onlardan biri olmak için kendi ruhunu ateşe vermen. Akşam oraya gel. Kimsenin seni izlemediği, kimsenin senden hesap sormadığı o yere."
Kaya ayağa kalktı ve koridorun karanlığında kayboldu. Doğa ise yerde, elinde ablasının hayatını mahveden o telefonla yapayalnız kaldı. Telefon ekranı hala yanıp sönüyordu: 1 Milyon İzlenme. Zafer, hiç bu kadar acı ve bu kadar kanlı olmamıştı.
5. Kısım: Akşam Üstü Sırları ve Melis'in Odası
Okul çıkış saati geldiğinde, Akasya Lisesi'nin önü yine o lüks arabaların, özel şoförlerin istilasına uğramıştı. Herkes hiçbir şey olmamış gibi, o steril hayatlarına geri dönüyordu. Melis, şoförünün açtığı kapıdan arabaya binerken, üzerindeki o deri ceketi çoktan çantasına tıkıştırmıştı bile. Araba ilerlerken, Melis dikiz aynasından kendi yüzüne baktı. Derin'in yanında duran o kusursuz, hiçbir şeyi umursamayan kızın yerini, eve yaklaştıkça büyüyen bir panik alıyordu.
Evin önüne geldiklerinde Melis derin bir nefes aldı. Çantasından çıkardığı uzun, koyu renk eteği üzerine geçirdi. Makyaj temizleme mendiliyle gözlerindeki o taşları, o simleri acımasızca kazıdı. Aynaya baktığında geriye kalan, ailesinin istediği o uysal ve ölçülü kızdı.
Kapı açıldı. Evin içi, Doğa'nın evinden bile daha basık bir atmosfere sahipti. Babası Asım Bey, salondaki büyük koltuğunda oturmuş, elindeki tabletten iş ortaklıklarını inceliyordu. Gözlerini Melis'e çevirdi.
"Okul nasıldı Melis?" diye sordu, sesi bir yargılama odasındaki o ağır tonu andırıyordu. "Ünal Bey'lerin holdinginde büyük bir çalkantı varmış bugün. Ortaklarının kızıyla ilgili internete bazı uygunsuz görüntüler düşmüş. Umarım senin o kızlarla bir yakınlığın yoktur."
Melis'in kalbi boğazında attı. "Yok baba," dedi, başını öne eğerek. "Ben sadece derslerime odaklanıyorum. Derin'le de zaten sadece okul sınırları içinde görüşüyoruz."
"Güzel," dedi Asım Bey, gözlerini tekrar tablete çevirerek. "Bizim adımız, bu şehirdeki en temiz adlardan biridir Melis. Tek bir leke, tüm aileyi yakar."
Melis odasına çıktı. Kapıyı kilitledi. Sırf nefes alabilmek için sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü. Gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Bu ev, onun ruhunu her gün azar azar boğan gerçek hapishanesiydi. Gardırobunun arkasındaki gizli bölmeye uzandı. Oradan çıkardığı mor neon lambayı fişe taktı. Oda bir anda o baskıcı dekorasyondan çıkıp, tekinsiz ama özgür bir sahneye dönüştü.
Melis yatağına uzandı, telefonunu çıkardı ve Instagram'daki o gizli, kimsenin bilmediği anonim hesabını açtı. Arama çubuğuna tıkladı ve parmakları kendiliğinden o ismi yazdı: Kaya.
Kaya'nın profilindeki o özgür, o zincirlerini tamamen kırmış fotoğraflarına baktı. Melis'in içinde uyanan o karmaşık arzu dalgası parmak uçlarını titretti. Hayatında kimseye karşı hissetmediği o yakıcı çekimi, okulun o marjinal, herkes tarafından dışlanan kızına karşı hissediyordu. Ama bu sır, bu evde onun sonu demekti. Melis lambanın mor ışığı altında, kendi içine kapanarak sessizce ağlıyordu. Büyümek, onun için kendi kimliğini diri diri bir mezara gömmekle eşdeğerdi.
6. Kısım: Terk Edilmiş Binadaki Ayin
Aynı saatlerde, gecenin simsiyah karanlığı İstanbul'un üzerine tam bir kâbus gibi çökmüştü. Doğa, evdeki o gergin bekleyişten, ablasının odasından yükselen hıçkırıklardan ve annesinin mermerlerde yankılanan o öfkeli adımlarından kaçmak için kendini sokağa atmıştı. Ayakları onu istemsizce, okulun arkasındaki o eski, terk edilmiş tütün deposuna getirmişti.
Kapıyı yavaşça itti. İçerisi dışarıdaki o soğuk dünyadan tamamen farklıydı. Kaya, deponun tam ortasına devasa bir varil koymuş, içinde odunlar yakmıştı. Ateşin turuncu ışığı, duvarlardaki o mor ve mavi sprey boyalarla yapılmış grafitilerle birleşerek büyüleyici, adeta dinsel bir ayin atmosferi yaratıyordu. Kaya, varilin kenarında oturmuş, eski bir pikaptan yükselen o puslu, lo-fi caz müziğini dinliyordu.
Doğa içeri girdi. Adımları ürkek ve çekingendi. Kaya başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi. "Geleceğini biliyordum," dedi. "Çünkü o evde nefes alamıyorsun, görebiliyorum."
Doğa varilin yanına oturdu. Ateşin sıcaklığı yüzüne vururken, içindeki o tüm gün biriken zehirli boyun eğmişlik hissi erimeye başladı. "Annem ablamı öldürecek gibi bakıyor," dedi Doğa, sesi titreyerek. "Ve Kaan... Kaan beni gerçekten öldürebilirdi bugün. Eğer sen araya girmeseydin..."
"Kaan sadece bir korkak," dedi Kaya, elindeki içki şişesini Doğa'ya uzatarak. "Babasının yarattığı o altın kafesin içinde yaşayan tasmalı bir çocuk. Ondan korkma. Bu dünyadaki en tehlikeli insanlar, kendilerinden sırlar saklayanlardır. Kaan'ın da sırları var, senin de, benim de."
Doğa şişeden büyük bir yudum aldı. Alkol boğazını yakarak aşağı inerken, gözleri Kaya'nın o rahat dudaklarına, o yeşil saçlarına kaydı. Kaya'nın dünyası o kadar net, o kadar sahtelikten uzaktı ki, Doğa bu dünyaya ait olmak için gerekirse tüm hayatını feda edebileceğini hissetti.
"Senin sırrın ne Kaya?" diye sordu Doğa, ona doğru biraz daha yaklaşarak.
Kaya hafifçe güldü, gözlerini ateşin çıtırtısına dikti. "Benim sırrım, bu dünyada hiçbir yere ait olmamak Doğa. İnsanlar bir yerlere ait olmak için kendilerini daracık kutulara koyuyorlar. Muhafazakarlar, sekülerler, zenginler, fakirler... Ben o kutuların hepsini çoktan ateşe verdim."
Kaya başını çevirdi ve doğrudan Doğa'nın gözlerinin içine baktı. Aralarındaki mesafe saniyeler içinde eridi. Doğa, Kaya'nın nefesini kendi dudaklarında hissettiğinde, içindeki o tüm ergenlik karmaşası, o sevilme arayışı tek bir noktada düğümlendi.
Kaya, elini yavaşça Doğa'nın yanağına koydu. Parmakları, sabah Kaan'ın dolaba çarptığı o hırpalanmış teninde yavaşça gezindi. Ve o mor, turuncu ışıkların altında, iki genç kızın dudakları ilk kez birleşti.
Bu öpücük, sadece bir aşkın başlangıcı değildi; bu, İstanbul'un o iki kutuplu sosyetesine, holding ailelerine ve Akasya Lisesi'nin o sahte krallığına karşı patlatılan ilk gerçek bombaydı. Doğa, Kaya'nın dudaklarında kendi özgürlüğünü tadarken, Voyage dizisinin o karanlık, o sancılı yolculuğu artık geri dönülemez bir yola girmişti. Ekran yavaşça kararırken, arkada sadece o eski pikabın cızırtısı ve iki kızın ateşin başındaki gölgeleri kaldı.
İLK BÖLÜMÜN SONU.

VoyageStories to obsess over. Discover now