İnsanlığın doğası çok belirsiz.
Kimi üzülür, hayatından vazgeçer; kimi umudunu yitirmeden o yolda koşmaya devam eder. Umut denilen o güvence cidden yaşanmaya değer mi bilinmez. Veya işe yarar mı? Kim bilir... Ama pişmanlıklar her zaman takip eder insanı. Yaşanmışlıklar, ihanetler, hastalıklar, konuşmalar, bakışmalar... Hayatı yaşatan ve hayatı o hayat yapan belirli unsurlar ve daha fazlası.
Keşke insanlar kendi hayatını seçebilseydi de şans ve kader hiç doğmasaydı.
'____
Bardaktan boşalırmışçasına derler ya hani, işte o şekil yağmur yağıyor.
Camdan gelen o yağmur sesleri, odanın içindeki sessizliği bozmaya devam ediyordu. Yatakta oturur vaziyette duran genç bir kız ve onun yanındaki koltukta oturan başka bir kız...
"Hiç gelişme yok, değil mi?" Yatağa yaslandı, alçak bir sesle konuşup sağına baktı: "Umudun bile yetersiz kaldığı bu saçmalığa devam etmek zor olmaya başladı."
Gözlerini kapattı ve sustu. Bu suskunluğun adı çaresizlik mi, umut mu, yıkılış mı belli değildi. Belki de hepsidir. Hatta umut bile değil; dediği üzere artık "umutsuzluk" olmuştu.
Burçak Saran, henüz on yedi yaşında, lise öğrencisi bir kızdı. Kitap okumayı seven, arkadaş canlısı, müzik tutkunu biriydi. Burçak'ın herkes gibi sıkıntıları vardı ama ona göre en büyük sıkıntısı kanseri olsa gerekti. Burçak kanser hastasıydı; ikinci derece beyin tümörü.
Okuluna, hayatı yaşamasına, yemesine, içmesine ve hatırlamasına büyük engel olan o lanet sebep... Tedavi süreçlerinde ne kadar fayda veya zarar görse bile artık bunun bir anlamı yok gibiydi onun için. Burçak bıkmıştı çünkü. Acı çekmek yerine ölümü bile göze alacak kadar...
Bu lanet hastane duvarları arasında, ailesinin bile umursamayışı ile can derdine düşmek kolay değildi. Hele ki arkadaşlarını, umudunu, neşesini, coşkusunu, hayatı yaşama sevgisini ve hayata bağlılığını kaybetmişken...
"Kitap almayı düşündüm sana ama sormadan hareket etmek istemedim," dedi Eda.
Eda Saran, Burçak'ın ablası ve onunla kalan tek kişiydi. Kendisi bir üniversite öğrencisi olmasına rağmen, her boş vaktinde kardeşiyle ilgilenmeye çaba gösteren biriydi.
"Kitap okumak istemiyorum, gereksiz bir şekilde daha çok başımı ağrıtıyor," dedi Burçak derin bir nefes alarak. "Sanki düşünmek beni yoruyormuş gibi..."
Eda, gözlerini devirerek ona baktı:
"Hadi ama Burçak, biraz kafa dağıtmak için iyi bir yöntem bence. Hem belki..."
"Abla," dedi Burçak, Eda'ya yorgun gözlerle bakarak. "İstemiyorum, teşekkür ederim."
"Anladım."
"Doktorla konuştun mu?"
"Konuştum."
"Eee?"
"Ne eee? Yine klasik şeyler. Hem hep bu konuları mı konuşacağız?" Eda oturduğu yerden doğrularak gülümsedi: "Hadi, bana bir şeyler anlat. Kafa dağıtmak iyidir. Hem belki güzel bir sohbet tuttururuz," diyerek omuz silkti.
"Aklıma bir şey gelmiyor ki," dedi Burçak etrafı süzerek. "Hem pek keyfim yok gibi."
Eda ayağa kalktı, odanın penceresine yaklaşıp perdeyi çekti:
"Yağmurlu hava insanı bunaltıyor zaten." Ardından heyecanla kardeşine dönüp gülümsedi: "Yaa, hadi ama! Hadi, bana arkadaşlarından bahset."
"Pek arkadaşım yok ki benim."
"İllaki vardır canım."
"Yoktu, bunu sen de biliyorsun."
YOU ARE READING
Eustoma
Fantasyİnsanlığın doğası çok belirsiz. Kimi üzülür, hayatından vazgeçer; kimi umudunu yitirmeden o yolda koşmaya devam eder. Umut denilen o güvence cidden yaşanmaya değer mi bilinmez. Veya işe yarar mı? Kim bilir... Ama pişmanlıklar her zaman takip eder i...
