On yaşına kadar, o duvarların onu koruduğuna inandı. Bilmiyordu ki; insanı en büyük fırtınalardan koruyan o kalın duvarlar, bazen en büyük hapishanenin parmaklıkları oluverirdi. Ve yine bilmiyordu ki; o gece, onuncu doğum gününün pastası üzerindeki mumları üflediğinde, sadece yaşını değil, hayatını da söndürecekti.
Giray Malikânesi’nin devasa pencerelerinden süzülen akşam alacası, odanın köşelerine sinsi gölgeler bırakırken, Umay pencerenin önündeki oymalı koltuğunda kıpırdamadan oturuyordu. Küçük kızın bakışları, malikânenin uzun ve ağaçlıklı yoluna çivilenmişti. Kalbi, henüz eve dönmemiş olan babasının gelişini müjdeleyen o araba sesini duyabilmek için sessiz bir ritim tutuyordu.
Bugün onun onuncu yaş günüydü. İnsan, ömrünün bu en özel durağında, ruhunun en güvenli limanı saydığı kişiyi yanında istemez miydi? Umay için babası; sadece bir ebeveyn değil, dünyadaki tüm karanlığı tek bir bakışıyla dağıtabileceğine inandığı biriciği, sarsılmaz kahramanıydı.
Aşağıda, Giray Malikânesi’nin o görkemli salonlarında bütün gün süren telaşlı hazırlıklar nihayet sona ermiş, ev ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Her şey hazırdı; kristal avizeler parlıyor, gümüş şamdanlar ışıldıyordu. Ancak Umay için her şey eksikti. Çünkü bu görkemli tablonun tek eksiği, tablonun asıl sahibi olan babasıydı.
Umay, nadir görülen bir güzelliğin ve tekinsiz bir kaderin izlerini yüzünde taşıyordu. Heterokromi saçlarının arasında gizlenen farklı renk geçişleri, onun gizemli doğasını ele verirken; simsiyah, zeytin karası gözleri minik birer geceyi andırıyordu. Zayıf ve porselen kadar beyaz teni, ona narin bir hava katıyor; her baktığında aynada gördüğü o sima, babasının yüz hatlarını bir mühür gibi bugüne taşıyordu. O, sadece babasının kızı değil, onun bu dünyadaki yaşayan en sadık yansımasıydı.
Umay'ın annesi Hande Hanım, kızını kontrol etmek amacıyla odaya girdiğinde; bakışları ilk olarak pencerenin önünde, karanlığın içinde adeta bir heykel gibi babasını bekleyen küçük kıza takıldı. Kocası, işlerinin beklediğinden uzun sürdüğünü ve eve dönmesinin vakit alacağını çoktan bildirmişti.
Umay, camdaki yansımanın değiştiğini fark ederek bakışlarını nihayet yoldan ayırdı. Gelenin kim olduğunu anlamak için çevik bir hareketle arkasına döndüğünde, kapıda duran annesini gördü. Beklemenin verdiği sabırsızlıkla koltuktan aşağı süzüldü ve koşarak annesinin kucağına atıldı.
Hande Hanım, o an malikânenin ağır havasına inat, tüm zarafetiyle oradaydı. Üzerindeki şık kıyafeti, omuzlarından dökülen sarı saçları ve derin bir denizi andıran mavi gözleriyle Umay için şefkatin tam karşılığıydı. Kızının bu heyecanlı karşılamasına gülümseyerek karşılık verdi; Umay'ın minik, fındık kadar burnunu sevgiyle sıkıp kollarını onun narin bedenine sıkıca sarmaladı. Anne ve kızın bu kucaklaşması, dışarıda çöken karanlığa rağmen odanın içindeki en sıcak köşeydi.
Umay, annesinin göğsüne yasladığı başını hafifçe kaldırıp büyük bir umutla o mavi gözlere baktı. Sesi, hayal kırıklığı ve merak arasında ince bir tel gibi titriyordu. "Anne, babam nerede kaldı? Söz vermişti... Bugün benim günüm, hani mutlaka gelecekti?"
Hande Hanım, kızının sesindeki o çocuksu sızıyı duyunca içindeki hüznü gizlemeye çalışarak hafifçe geri çekildi. Umay'ın küçük omuzlarından tutup onun boyuna gelecek şekilde yavaşça eğildi. Kızının her zaman babasını anımsatan o derin bakışlarını elleriyle yüzünden ayırıp şefkatle gülümsedi.
"Güzel kızım benim, babanın halletmesi gereken çok az bir işi kalmış. Sırf bu yüzden biraz gecikti ama emin ol gelir birazdan," dedi, sesine sarsılmaz bir güven katmaya çalışarak. Vera’nın yüzüne düşen bir tutam saçı kulağının arkasına itti ve ekledi: "Ayrıca sen babanı tanımıyor musun? O, senin için bir söz veriyorsa dünyayı durdurur yine de o sözü tutar, tamam mı? Hiç endişelenme."
Umay, annesinin bu tesellisiyle içindeki o huzursuz bekleyişi biraz olsun dindirdi. Babası onun kahramanıydı ve kahramanlar sözlerini asla unutmazlardı. Annesinin kollarının arasında, malikânenin o büyük kapısının her an açılacağı umuduyla derin bir nefes aldı.
Pencerenin önündeki o sonsuz bekleyiş, bahçenin karanlığını yırtan güçlü araba farlarının yansımasıyla son buldu. Işıklar camda parladığı an, Umay sanki yerçekiminden kurtulmuş gibi büyük bir sevinçle yerinde zıpladı. Gözleri umutla parlıyordu. "Anne bak! Babam geldi, sonunda geldi!" diye haykırdı. Minik kızın içi içine sığmıyor, kalbi heyecandan göğüs kafesini zorluyordu.
Hande Hanım, kızının bu dizginlenemez mutluluğuna tebessümle eşlik ederek doğruldu. "Hadi bakalım prenses, aşağı inelim," dedi yumuşak bir sesle. "Baban geldiğine göre artık senin büyük gününü kutlamaya başlayabiliriz."
Umay, annesinin cümlesini bitirmesini bile beklemeden kapıya fırladı. Koridoru koşar adımlarla geçerken, neşesi malikânenin yüksek tavanlarında yankılanıyordu. Merdivenlerin başına geldiğinde adımları o kadar hızlıydı ki, arkasından yetişmeye çalışan Hande Hanım endişeli bir gülüşle seslendi:
"Yavaş ol Umay! Merdivenlerden yuvarlanacaksın şimdi... Ne bu acele kızım, baban bir yere kaçmıyor ya!"
Umay, annesinin bu uyarısına karşılık tatlı bir kıkırdama savurdu ama hızından ödün vermedi. Onun için dünya o an sadece aşağıda, kapının ardında bekleyen babasından ibaretti. Her bir basamakta doğum günü pastasının mumları değil, babasına duyduğu o devasa sevgi parlıyordu.
Ağır, işlemeli dış kapı hizmetli tarafından saygıyla açıldığında, içeriye dışarının serin havasıyla birlikte Savaş Bey girdi. Elindeki siyah bilgisayar çantasıyla yorgun ama her zamanki gibi mağrur görünüyordu. Umay, kapı eşiğinde babasının siluetini gördüğü an dünyalar onun olmuştu; gözleri eşsiz bir parıltıyla aydınlandı. Hiç duraksamadan, tüm çocuksu neşesiyle koşarak babasının üzerine atıldı ve kollarını boynuna sıkıca sararak ona sığındı.
Savaş Bey, kızının bu içten karşılaması karşısında elindeki çantayı yanındaki hizmetliye uzattı ve Umay’ı bir tüy kadar hafifçe havalandırarak kucağına aldı. Umay'ın porselen kadar beyaz yanağına şefkatli bir öpücük kondururken, küçük kız sitemkâr ama sevgi dolu bir sesle mırıldandı:
"Sonunda geldin baba... Ne zamandır pencerede senin yolunu gözlüyorum!"
Savaş Bey, yüzündeki yorgun çizgileri silen içten bir tebessümle kızının gözlerinin içine baktı. "Kusura bakma güzel kızım, işlerim anca bitti," dedi sesi yumuşayarak. "Ama bak, buradayım. Söz verdiğim gibi tam yanındayım."
Umay, kahramanının gelmiş olmasının verdiği tatminle babasının kucağından çevikçe atladı ve küçük adımlarla özenle hazırlanan doğum günü alanına doğru ilerledi. Salondaki her şey onun heyecanına eşlik ediyor gibiydi. Arkasına dönüp neşeyle parlayan gözlerini anne ve babasının üzerinde gezdirdi:
"O zaman hepimiz burada olduğumuza göre, artık doğum günümü kutlayabiliriz değil mi?"
ESTÁS LEYENDO
GECE VARİSİ : Kanlı Koza
Misterio / Suspenso"Adalet, babanızın ellerindeyse; özgürlüğünüz kimin karanlığındadır?"
