Bir insanın direncini kırmak ne kadar zaman alır? Bir gün? Bir saat? Birkaç dakika?
Dünyaya geldiğim ilk anda yeterince güçlü olmadığımı hissetmiştim. Beni tutan ellere mahkûmdum. Hareket etmekten aciz, ağlamaktan başka bir şey yapamayan bir varlıktım.
O ilk anı atlattıktan sonrası peki? Yemek ye, büyü. Okula git, öğren. İş bul, çalış... Farklı alanlar, aynı döngü. Her şey, neden sonuç ilişkisine bağlıydı.
Peki şimdi? Bağlı olduğum sandalyede sadece varoluşumu sorguluyordum.
Kaçıncı günden sonra hissetmemeye başlamıştım? Kaçıncı saatten sonra kanın yere damlamasını duyamaz hale gelmiştim?
İçine bulaştığım pisliği fark ettiğimde kaçmak için bana verilen kaç saniyeyi çöpe atmıştım?
Kulağıma dolan adım sesleriyle gözlerimi araladım. Başımı kaldırmaya bile hâlim yoktu.
Görüş açıma giren siyah ayakkabılarla yutkundum. Bana işkence edenlerin ayakkabıları gibi kirli değillerdi. Üstlerinde bir zerre toz bile yoktu.
Saçlarımın arasında hissettiğim parmaklarla ürperirken saçlarımın sertçe çekilmesiyle başım geriye savruldu.
Baygın gözlerle, kirpiklerimin arasından karşımdaki adama baktım.
Gördüğüm yüzle bütün yorgunluğumun kaybolduğunu hissederken hayal kırıklığının parçaları kalbime saplandı.
Dudaklarımı ıslatma ihtiyacıyla yalayıp "Pars..." diye mırıldandım.
Ağzımdan dökülen isimle göğüs kafesim sıkışırken dişlerimi sıktım. Şaşırmamalıydım. Beklediğim bir şeydi ama yine de... Amaydı işte.
Utku'yu seçeceği aklıma gelmemişti. Her şeye rağmen, bir ihtimal, benim gibi hissettiğini düşünmüştüm.
Gözlerini kısıp yüzüme eğildiğinde geri çekilmeye çalışmadım. İçinde olduğum ana rağmen, yakınlığına muhtaçmışım gibi hissediyordum.
"Sen olmamanı dilerdim."
Dudaklarından çıkan kelimelerle bakışlarımı yüzünde gezdirip en sonunda gözlerinde durdum.
Dudağımın köşesi kıvrılırken "Hadi ama canım, ben olduğumu en başından beri biliyordun." dedim.
Dudaklarında oluşan tebessümle boştaki eliyle çenemi tuttu. Bulunduğum duruma şiddetli bir tezat oluşturan yumuşak tutuşuyla birlikte gelen ağlama dürtüsünü zihnime gömdüm.
Başparmağı dudağımın yara olan yerini şefkatle okşarken "Merak etmiyor musun?" diye sordu.
Dokunuşuna eğilirken "Neyi?" diye mırıldandım. Neyi merak etmeliydim ki? Dokunuşunun altında, önemli olan neydi ki?
"Neden Utku'yu seçtiğimi, neden burda günler boyunca işkence gördüğünü?"
Gözlerimi kapatırken sırıtışım büyüdü. Eli yanağıma ilerlediğinde gözlerimi araladım.
"Bir nedene ihtiyacın yoktu. Hiç olmamıştı. Baştan beri yaptığın tek şey, kaçınılmaz olanı uzatmaktı."
Alnını alnıma yaslarken yanağımı okşayarak "Anıl... Özür dilerim." diye fısıldadı.
Gözümden kaçıp eline damlayan damlayı engelleyemedim. Küçük, pişman bir çocuk gibi çıkan sesiyle bağlı olan ellimi oynatmaya çalıştım.
Bileğimi sandalyeye bağlayan ip, günlerin getirdiği sürtünmeler yüzünden derimde oluşturduğu aşınmayla bileğimi kanatırken gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya başladı.
"Beni sevemez miydin? Çok mu uzaktık buna?"
Amber rengi gözleriyle kirpiklerinin altından bana bakıp geri çekildi ve başımı yavaşça kendine çekti.
Başım karnına denk gelirken elleriyle ensemdeki saçlarla oynadı.
"Seni sevmek, benim için imkânsızdı Deniz'im."
Başımı karnına bastırırken burnumu çektim.
Sevsin istiyordum. Her şeyi, herkesi olmak istiyordum. Ben, ona aşık olmuştum.
"Pars, sevsene beni."
İstediğim şey basit bir şey değildi. İkimiz için de hiçbir zaman basit olmamıştı, olamazdı.
Saçlarımın kir içinde olmasını umursamadan okşamaya devam ederken sessiz kaldı. İkimizinde bir cevaba ihtiyacı yoktu.
Geri çekilip ellerini pantalonun ceplerine koyduğunda bütün bedenimi titreten bir soğukluk hissettim. Temasını kestiğinde, boşluğa düşmüş gibi, alık alık yüzüne baktım.
Gözlerinden geçen, neredeyse üzgün sayılan bir karaltıyla "Birazdan seni götürecekler. Haber kanallarında Utku'nun adı, bir kahraman edasıyla yankılanırken seninki hakaretlerle anılacak." deyip duraksadı.
Kaşlarımı çatıp "Ve?" diyerek devam etmesini beklediğimi belirttim.
Rahat bir tavırla kol saatine bakıp "Belki kaçırılırsın." dediğinde kaşlarım havalandı.
"Kim tarafından?" diye sordum. Kaçırılmak umrumda değildi, kimin kaçıracağı önemliydi. Zengin, mafyatik, 1.90, çıtır koca adayı kaçıracaksa sorun yoktu.
Gömleğinin kollarını kıvırıp yanıma yaklaştığında dik dik yüzüne baktım.
"O güzel beynini kullanmaya ne dersin?" deyip beni sandalyeye mıhlayan iplere yöneldiğinde gözlerimi kırpıştırdım.
"Ne?"
Pekâlâ bu, beklenmedikti. Ters köşe filmleri seven biri olarak, hayatımdaki en büyük ters köşe buydu.
Serbest kalan ellerimle ayağımdaki ipleri çözüp kapıya ilerleyen bedene hızlı adımlarla yetiştim.
"Daha az önce beni sevmediğini söylüyordun!"
Omzunun üstünden yüzüme baktığında, dudağının kenarındaki kıvrımı görmüştüm.
"Sana kim Türkçe öğretti? Geçmiş zaman eklerini bile bilmiyorsun."
Bakışlarımı sırtına sağlarken "Kusura bakma ya, ağzım gözüm yer değiştirmişken konuşmandaki ekleri tespit edemedim." diye homurdandım.
Sırıtarak gözlerini devirip elimi tuttu ve çıkışa ilerledi. Toz içindeki boş koridordan açık havaya çıkış aniydi.
Gözlerim kamaştığından duraklarken Pars'ın beni yönlendirmesine izin verdim.
Kapının önünde bekleyen arabaya sırasıyla bindiğimizde gözlerimi kırpıştırdım. Hiçbir şey anlamamıştım ama yaşadıklarımın rüya olmadığını, her kemiğim sızlamasından biliyordum.
Araba hareket etmeye başlarken başımı koltuğa yasladım. Biraz uyusam bir şey olmaz herhalde, diye düşünüp gözlerimi kapattım.
Bir süreliğine, her şeyi görmezden gelmek istiyordum. En azından bunu kısa süreyi hak etmiştim.
Üstüme örtülen örtüyle başta irkilsemde sonradan yayılan sıcaklıkla gevşedim.
Bundan sonra ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu ama bok yolunda gittiğimiz kesindi.
Ve bendeniz Anıl Deniz Parlar, sıçtığım şans sayesinde birkaç gün daha yaşayabilecektim.
YOU ARE READING
Say, Cheese!
General FictionBir insanın direncini kırmak ne kadar zaman alır? Bir gün? Bir saat? Birkaç dakika? Dünyaya geldiğim ilk anda yeterince güçlü olmadığımı hissetmiştim. Beni tutan ellere mahkûmdum. Hareket etmekten aciz, ağlamaktan başka bir şey yapamayan bir varlık...
