Kıyamet Çanları

124 6 1
                                        

Uzun kubbeli, yosun bağlamış taştan duvarlı ve yıkıntıya dönmüş bir tapınağı andıran minarenin ortasındaki ıssızlık geceye yükselen soğuk sis dumanlarıyla puslanmıştı.

Eski ve şimdilerde kullanılmayan bir mezarlığın tam merkezinde bulunan bu yerde uzun zamandır ıssızlığın hükmü o gece bozuluyordu.

Kalın topukların kırık taş ve cam parçalarını ezişi gergin bekleyişi daha çok esrarengizleştirmişti.

Sis dumanının ardında puslu görüntüsüyle bir ses yükseldi. "Kim var orada?" Kendisine doğru yaklaşan adım sesleri birilerinin ona musallat olduğunu kabullendiriyordu. Peki kimdi o?

Dumanın ardından çıkagelen bedeni kestirmek için tahriş olan kehribar gözlerini kısmak zorunda kaldı.

Bir yüz değil, net bir silüet hiç değildi gördüğü. Dumanların etrafında pervane olduğu simsiyah bir bedendi. Ölüm meleğini anımsatıyordu.

Gözleri neye uğradığını anlamak ister gibi kısılırken kara silüet ona biraz daha yaklaştı. Eli ayağı taş bir çarmıha bağlıydı, kaçamıyordu. Kapana kısıldığını tam anlamıyla anladığında karşısındaki kara silüet de hiç acele etmiyordu. Ağır adımları zamanla kapışıyordu.

Zifiri bedenin görüntüsü şimdi biraz daha netti. Rengini bu gecenin karanlığından alan upuzun saçları, etekleri yeri süpüren tüllü siyah bir elbisesi, başından omuzlarına dökülen dantel bir yazması vardı. Yüzü de bir hayli belirgindi. Soluk bir teni, simsiyah göz makyajıyla ortaya çıkan ve rengini cenneteki bir ormandan alan yeşil irisleri vardı.

Kızarık kehribarlar kendisine gittikçe yaklaşan resmin bütününe bakıyordu şimdi de. Siyah elbisenin dekolteli yakasından yakut kızılı bir kolye sallanıyordu. Rengi cennetten, hisleri cehennemden olan yeşillerin üçüncüsü gibiydi.

Kadının adımları tam karşısında durdu. Soluk renkteki dudakları da aralanmıştı. Ancak kelimeler öyle hemen dökülmedi dudaklarından. Önce sağ eli havalanmıştı.

Kehribarlar kadının soluk renkli eline indi. Uzun siyah boyalı tırnakları ve parmak sırtlarındaki dövmeleri gördü.
Üzerine doğru ilerliyorlardı ve neden o sesini bile çıkaramıyordu?

Kadının sağ eli, onun sol göğüsüne yaslandı. Parmak uçlarında kehribar harelerin sahibinin kalp atışlarını hissediyordu.

Mümkünmüş gibi biraz daha yaklaştı çarmıhtaki bedene. Şimdi aralarındaki mesafe bir nefes kadardı.

Soluk dudaklardan şunlar döküldü: "Beni sen yaşatıyorsun," Sol göğüsüne yaslı eli orayı baskıladı. Göğüs kafesinin içinde sakladığı hazineyi işaret ediyordu. "Ve sen benim için öleceksin."

Kaşları düz bir çizgi halinde çatılırken kadın durmadı. Yüzünü yüzüne kışkırtıcı denecek şekilde yaklaştırıp dantelin altındaki yanağının çenesine sürtmesini sağladı.

"Burası ne cennet ne de cehennem," diye fısıldadı kulağına. Eli hâlâ sol göğüsü üzerindeydi. "Burası bizim kıyametimiz." Kehribarlar bu temas karşısında yumulurken göğüsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.

Kadın dantelin altındaki dudaklarını yüzünde sürtünerek aşağılara kaydırdı. Dudaklarının kenarına geldiğinde ise durdu. Başını çevirip karşı karşıya gelmelerini sağlayınca dudakları dudaklarının kenarına dokundu. Varla yok arası bir dokunuştu bu, hissedilmiyordu bile.

Dudaklarındaki hafif baskı arasında dışarı bir soluk verdi. Uyanabileceği bir kabus muydu bu yoksa sahiden bir komada mıydı?

Bilinci yeni yeni kendine geliyormuş gibi kapanan gözleri aralandı. Karşısındaki kadın hiç de yabancı değildi artık. Aksine, tahmin edemeyeceğiniz kadar tanıdıktı.

Dudaklarından derin bir soluk karşısındaki solgun dudaklara çarptı. Kehribarları şimdi daha tanıdık gelen yeşil irislere uzanmıştı. "Milena..."

İZHANETHistorias para obsesionarse. Descúbrelo ahora