On sekizinci doğum günümde mumları üflediğimde, hayatımın da aynı anda söndüğünü bilmiyordum.
Aradan geçen dört yılda değişmeyen tek şey, içimde büyüyen koca bir pişmanlıktı.
O gece ben de ailemle aynı arabada olsaydım, zehirden farksız geçen bu dört yılı yaşamayacaktım.
Nefes alamadığım hâlde, yanımdaki insanlar üzülmesin diye yaşıyormuş gibi yapmak zorunda kalmayacaktım.
Takvim 17 Ekim’i gösterirken, dört sene önce tam bugün yaşadığım acı hâlâ dün gibi göğsümün tam orta yerindeydi.
Ankara’nın henüz mahalle anlayışının bitmediği, komşuluk ilişkilerinin hâlâ diri olduğu; çocukluğumun belki de en güzel zamanlarını geçirdiğim o binaya, altı yıldır yüzümde bir maskeyle girmek zorunda kalıyordum.
Dışarıda üzülebilir, ağlayabilir, hatta atak geçirebilirdim;
ama bu binaya girerken yüzüme en sahici maskemi takmak zorundaydım.
Halamın, babaannemin ve dedemin yaşadığı evde bencil olmamalı;
beni toparlamak için verdikleri emekleri boşa çıkarmamış gibi davranmalıydım.
Kapının önüne geldiğimde anahtarım olmasına rağmen zile bastım.
Halam, yüzünde en sahici gülümsemesiyle kapıyı açtı.
“Hoş geldin canım, gir hadi… Sofra hazır.”
Sanki dört yıl önce tam da bu gün o büyük yıkımı yaşamamışız gibi davranması canımı yaktı;
yine de rolüme ayak uydurdum.
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde yemek kokuları burnuma doldu.
Eminim babaannem en sevdiğim yemeği, halam da en sevdiğim tatlıyı yapmıştı.
Dedemin masanın baş köşesinde oturup beni beklediğini fark ettiğimde,
yüzümdeki maskeyi biraz daha sıkılaştırıp masaya doğru yürüdüm.
Göz göze geldiğimiz an, içindeki burukluğu görmek beni üzse de
rolümden ödün vermeden yanına gidip yanaklarından öptüm. Ardından yüzünü ellerimin arasına aldım.
“Nasılsın dedoş, umarım ilaçlarını aksatmamışsındır.” dedim gözlerinin içine bakarak.
O da hâlâ o günkü gibi acı dolu gözlerle bana baktı. Aramızda acısını en saklayamayan dedemdi sanırım. Bu bakış maskemi düşürmek için beni zorlasa da direndim.
“İçtim Umay. Her gün sorup durmasana kızım.”
Bunu demesine rağmen, özellikle bugün 17 Ekim olduğundan ilaçlarını içmediğine emindim.O da benim gibi bu dört seneyi hiç yaşamamış olmak istiyordu çünkü.
Tam cevap vereceğim esnada babaannem, elinde içinde tavuk sote olduğuna emin olduğum tenceresiyle içeri girdi.
“Kuzum gelmiş, hoş gelmiş. Sanki biraz geç kalmadın mı bugün?” dedi ve elindeki tencereyi masaya bıraktı.
“Sadece on iki dakika geç kaldım babaanne. Sebebini de sen sormadan söyleyeyim; Emir her zamanki gibi çok lafa tuttu.”
Babaannem bir eliyle tencerenin kapağını açıp, diğer elindeki tahta kaşıkla yemeği tabaklara koymaya başladı.
“Anladım kızım. Olsun. Kızdığımdan değil, merakımdan sordum.”
Babaannem yaşadığımız o büyük acıdan sonra daha pimpirikli bir hâle gelmişti.
Bunu bilerek yapmadığının elbette ben de farkındaydım fakat bazen bunalmama sebep oluyordu.
Bunaldığım anlarda ise, tam şu an olduğu gibi, kurtarıcım her daim halam oluyordu.
“Anne, bırak kızın yakasını da ellerini yıkasın, masaya otursun.”
Babaannem ters bakışıyla halama dönüp baştan aşağı süzdü.
Oldum olası birbirleriyle didişip dururlardı.
“Sema, sinirlerimi zıplatma. Gelmişsin artık kırk yaşına, almayayım seni ayağımın altına.”
Evet, halam kırk yaşında olmasına rağmen hâlâ evlenmemiş ve bu evde bizimle yaşamaya devam ediyordu.
Her ne kadar bunun sebebinin ben olduğumu bilsem de, her seferinde bunu inkâr ediyordu.
Oysa ki ben farkındaydım; hayatının aşkı olan Bahadır abiyle tam evlilik arifesindeyken onu bir anda terk etmesinin, evliliğe tövbe etmesinin tek nedeni bendim.
Beni yalnız bırakmayacağını ,ancak böyle yanımda olabileceğini düşünüp evlenmekten vazgeçmişti.
Belki de benim için hayatının en büyük hatasını yapmıştı ama asla bunun hata olduğunu kabul etmezdi.
Bahadır abi her aklına gelip üzüldüğünde uzun uzun yüzüme bakar, içindeki savaşı dindirmeye çalışırdı.
Her ikisine de cevap vermeyip üzerimdeki siyah uzun kabanımı çıkarıp koridordaki yerine astım.
Ardından odama ilerleyip kapısını açtım.
Gözlerim odanın her bir köşesinde gezindi. Kocaman bir odam vardı.
Aslında bu oda, yaşadığım kayıptan önce de bana aitti.
Dedem ben doğduğumda, sanki bir gün burada yaşayacağımı biliyormuş gibi bu odadaki tüm eşyaları atıp bana bir oda hazırlamış.
Kendimi bildiğim ilk andan beri sık sık bu odaya gelir, kalırdım.
Yalnız eski hâlinden farkı artık oda daha doluydu.
Dolabı açtığımda gördüklerim eskisi gibi çarşaf ve battaniyeler değil, kıyafetlerimdi.
Yatak her daim toplu değildi.
Çalışma masasının üzerinde kitaplarım olurdu.
Odaya bağlı olan banyo bazenleri ıslak olabiliyordu.
Banyoya ilerleyip ellerimi yıkadığımda aynada kendimle karşılaştım.
Bir an tekrar maskem düşecek gibi oldu ama buna izin vermeden gözlerimi kendimden kaçırdım ve banyodan çıktım.
Tekrar salona girdiğimde karşımda Tugay, Mert ve Emir'i görmeyi ben de beklemiyordum. Şaşkınlıkla kapının eşiğinde onlara bakakaldığımda aralarındaki sohbetten kopup beni ilk gören Emir oldu.
"Ay Umay görüşmeyeli ne çok zaman oldu değil mi? Neredeyse 15 dakikaya yakındır görüşmüyoruz. İnan burnumda tüttün. Dayanamadım kalktım geldim. "
Yüzümdeki şaşkınlığı silip yanlarına ilerlediğimde Tugay ve Mert hüzünlü gözlerle yüzüme bakıyor sanki onlar da bir hüzün arıyordu. Ama artık hangi gün olursa olsun hüznümü acımı onlara yansıtmamakta kararlıydım.
"Hoş geldiniz. Keşke bi haber verseydiniz gelmeden. "
Babaannem elindeki tabağı Tugay'a uzatırken bana kınayıcı bakışlarını atmaktan hiç çekinmedi. "Aa kızım hiç öyle denir mi? Ben çağırdım yemeği hep beraber yiyelim diye. "
"İyi yapmışsın babaanne. Ne bileyim bi an görünce şaşırdım. "
Dedemin yanındaki boş sandalyeye oturup bir süre sessizce önümdeki tabakla bakıştım. Her ne kadar en sevdiğim yemek de olsa bana pek iyi şeyler hatırlatmıyordu. Yemeden önce de sindirmem gerekebiliyordu. Halam da aynı şekilde, yemeğe çatal sürmeden bir yemeğe bir bana baktı. "Umay toksun herhalde halacığım. Canın istemiyorsa zorlama kendini. Sonra da yiyebilirsin. "
Sanki benimle aynı hisleri paylaşıyormuş gibi bir bakış attığında içimden tekrardan onun varlığına şükrettim. "Yok hala yiyeceğim. "
Masada oluşan sessizliğin ardından herkes önündeki yemeğe odaklandı ve afiyetle yedi. Babaannem her zamanki gibi harika yapmıştı. Kendime sürekli çok güzel olduğunu hatırlatarak yemeğimi yedim. Masadan ilk olarak dedem kalkıp odasına gittiğinde Emir derin bir nefes verip sandalyesinde rahat bir pozisyona geçti. Doğruyu söylemek gerekirse yayıldı. "Ya Firuze babaanne sakın beni yanlış anlama senelerdir tanıyorum ama ben hâlâ Süleyman amcayla aynı ortamdayken çok geriliyorum ya. " Mert dirseğiyle Emir'i dürttüğünde Emir annesi azarlanmış çocuk gibi suspus bir hâl aldı.
Babaannem şen kahkahasını atana kadar Emir'in gerginliği sürdü.
"Ne yanlış anlaması oğlum. Hele sen gençlik hallerini görecektin. Yolda gören hazır ola geçerdi. Ee tabi asker adam. Her yerde belli ederdi kendini. Bak kaç yaşına geldi hâlâ aynı. "
"Anne babamın tek sorunu asker olması da değil ki. Babamın karakteri sertti. Kızı olarak ben bile onu yumuşatamadım da bacak kadar boyuyla Umay yumuşatabildi bir tek. " Dedem konuşulanlara kulak misafiri oluyordu. Halamın cümlesi biter bitmez sandalyemin arkasına geçip ellerini omzuma koydu. "Hayırdır Sema. Herkes bitti şimdi Umay'ı mı kıskanıyosun. "Halam hayretle dedemin yüzüne bakarken Emir de az önceki dik duruşuna geri döndü. " Hayır baba da yani o torununsa ben de kızınım ya hani. Ara sıra kıskanabilirim herhalde. "
Kendi aralarında konuşmaya devam ederlerken tüm bu konuşmanın amacının benim kafamı dağıtmak olduğunun farkındaydım. Ama farkında değilmiş gibi davranıp onlara ayak uydurdum. Herkes yemeğini yedikten sonra dedem balkona sigarasını içmeye gitti biz de hep birlikte masayı toplayıp kanepelere yayıldık.
Emir ve Mert kendi aralarında didişmeye başladığında Tugay da elindeki telefonla ilgileniyordu. Hepsinin yüzüne teker teker bakıp içimden bir kez daha onların hayatımda oluşuna şükrettim. Hem en güzel zamanlarım hem de en zor dönemlerim onlarla beraber geçmişti. Beni bir an bile yalnız bırakmamış her daim yanımda olmuşlardı. Lisenin bana kattığı tek iyi şey onlardı. Yaşanan olaylar geçen zaman bizim aramızdaki bağı koparmanın aksine daha da sağlamlaştırmıştı. Kafamdaki düşüncelerden Tugay'ın kolunu dürtmesiyle uzaklaşabildim.
"Kızım niye dinlemiyosun beni. Laf anlatıyorum burda"
"Ay. Özür dilerim. Dalmışım öyle. Dinliyorum şimdi. "
"Yarın diyorum annemin altın günü varmış. Firüze teyze ve Sema hala zaten gelicek. Seni de çağırdı annem.
" Yarın dersim var Tugay. Yetişebilirsem uğrarım tabi. Ben arar konuşurum birazdan Gül ablayla."
Herkes kendi arasında sohbet etmeye devam ederken bi anda salonun ışıkları söndü. Kalbimin sıkışmasının ardından nefes almam da zorlaştı. Bir krizin ucundaydım ama karşımda babaannem olduğunun farkında olduğum için kendimi telkin etmeye çalıştım. Bir anda mutfak tarafından mum ışığı bana doğru yaklaşmaya başladı. Kalp atışlarım arttı arttı arttı. Kendimi bir an dört sene öncesindeki o kafede buldum. Herkes iyiki doğdun şarkısını söylerken ben de önümdeki pastanın mumlarını tek nefesimle söndürüyordum. Gözümün önünden film şeridi gibi bunlar geçerken sanki bir anda vücudumun benimle bağı koptu. Tüm gücümü kaybetmiş gibi hissettiğimde önce başım yanımdaki mindere düştü. Sonrasında gözlerim usulca kapandı.
