Hava, sanki içinde binlerce iğne barındırıyormuş gibi soğuktu. Kasırga, eski ciplerinin direksiyonunu sıkıca kavramış, sileceklerin bir sağa bir sola gidişini izliyordu. "Az kaldı," dedi sesi, motorun gürültüsü arasında kaybolurken. "O köşk, tepenin tam arkasında."
Arka koltukta Tuğçe, dizlerinin üzerine koyduğu eski bir haritayı inceliyordu. Parmakları titriyordu ama bu soğuktan değil, içinde büyüyen o tarifsiz huzursuzluktandı. "Babam hep oradan uzak durmamızı söylerdi," diye fısıldadı. "O evin duvarlarının kulakları olduğunu söylerdi."
Fırtına, yan koltukta bir bıçakla uğraşıyordu. Cebinden çıkardığı çakısını sürekli açıp kapatıyordu; bu onun gergin olduğunda yaptığı bir alışkanlıktı. "Efsaneler korkaklar içindir Tuğçe. Biz oraya sadece birkaç fotoğraf çekip dönmeye gidiyoruz. Kasırga'nın blogu için harika malzeme çıkacak."
Cip, ormanın derinliklerindeki çamurlu yola girdiğinde, ağaç dalları camlara kırbaç gibi vurmaya başladı. Sonunda o devasa karaltı belirdi: Kara Köşk. Viktorya döneminden kalma, pencereleri sanki birer göz gibi karanlığa bakan, dış cephesi sarmaşıklar tarafından bir ceset gibi sarılmış o yapı.
"Geldik," dedi Kasırga. Arabayı durdurduğunda, ormanın tüm doğal sesleri bıçak gibi kesildi. Ne bir kuş sesi, ne bir böcek vızıltısı... Sadece üç gencin ağırlaşan nefes alışverişleri.
Kapıya yaklaştıklarında, Fırtına ağır demir tokmağı kaldırdı ve üç kez vurdu. Güm. Güm. Güm. Kapı, sanki onları bekliyormuş gibi, hiç zorlanmadan, yavaşça ve gıcırdayarak açıldı. İçeriden gelen koku, toz, rutubet ve bir miktar da metalik, taze olmayan bir kan kokusuydu.
Kasırga el fenerini yaktı. Işığın hüzmesi, salonun ortasında duran o devasa nesneye çarptı. Üzeri gri, kirli bir çarşafla örtülmüş bir ayna.
"Şuna bakın," dedi Kasırga, büyülenmiş gibi aynaya doğru yürürken. "Bu evdeki her şey çürümüş ama bu örtü... sanki dün buraya konmuş gibi temiz."
Fırtına, "Dokunma Kasırga," diye uyardı ama çok geçti. Kasırga, örtüyü tek bir hamlede yere indirdi.
Ayna, ay ışığını (bulutların arasından sızan o zayıf ışığı) emiyor, geri yansıtmıyordu. Üçü de aynanın önünde durdular. Kendi yansımalarını gördüler ama bir tuhaflık vardı. Aynadaki Kasırga, gerçek Kasırga’dan daha solgun görünüyordu. Aynadaki Fırtına’nın gözleri, gerçekte olduğundan daha karanlıktı. Ve aynadaki Tuğçe... yansıması ağlıyordu, oysa gerçek Tuğçe sadece korkuyla bakıyordu.
Tam o sırada, evin üst katlarından birinden, bir piyano sesi gelmeye başladı. Çok eski, akordu bozuk bir piyano, cenaze marşını andıran bir melodi çalıyordu.
"Kim var orada?" diye bağırdı Fırtına, elindeki çakıyı sıkarak.
Piyano sesi durdu. Yerini, merdivenlerden aşağı inen, ağır, metalik bir sürüklenme sesine bıraktı. Şıngır... Şıngır... Şıngır... Bir zincirin basamaklara vuruşu.
Karanlığın içinden, omuzları devasa, yüzünde deri parçalarından dikilmiş, ağız kısmı tel örgülerle kapatılmış o figür belirdi. Elinde, üzerinde hala kurumuş lekeler bulunan devasa bir et kancası tutuyordu.
Koleksiyoncu, ilk kelimesini fısıldadı; bu ses sanki boğazından değil, doğrudan zihinlerinden geliyordu:
"Sonunda... Doğa olaylarım tamamlanıyor."
Koleksiyoncu merdivenlerin ortasında durduğunda, zaman sanki donmuştu. Kasırga, Fırtına ve Tuğçe; üçü de kaçmaları gerektiğini biliyorlardı ama ayakları yere çivilenmiş gibiydi. Koleksiyoncu’nun maskesinin arkasındaki o hırıltılı nefes, salonun yüksek tavanında yankılanıyordu.
"Koşun!" diye bağırdı Fırtına sonunda. Sesi evin içinde bir patlama etkisi yarattı.
Üçü de mutfağa giden karanlık koridora saptılar. Kasırga öndeydi, feneri çılgınca sağa sola savruluyordu. Ancak koridorun sonuna vardıklarında, geldikleri kapının artık orada olmadığını gördüler. Duvarlar sanki yer değiştirmişti. Taş ve rutubetli tuğlalar, çıkış olması gereken yeri çoktan mühürlemişti.
"Bu imkansız!" dedi Kasırga, nefes nefese kalmış halde duvara vururken. "Buradan geldik, eminim!"
"Şşşt..." Tuğçe parmağını dudaklarına götürdü. "Dinleyin."
Zemin sarsılmaya başladı. Koridorun tavanından tozlar dökülüyordu. Sonra o ses duyuldu: Cırt... Cırt... Kasırga’nın hemen yanındaki o devasa ayna, koridorun duvarında aniden belirdi. Kasırga kendi yansımasına baktığında, yansımasının ona bakmadığını fark etti. Aynadaki Kasırga, elindeki feneri yere bırakmış, iki eliyle kendi boğazını sıkıyordu.
Gerçek Kasırga panikle boğazına dokundu ama orada bir el yoktu. Yine de nefes alamıyordu. Yüzü morarmaya, gözleri yuvalarından fırlamaya başladı.
"Kasırga! Ne oluyor?!" Fırtına arkadaşına doğru hamle yaptı ama görünmez bir güç onu geriye, duvara fırlattı.
Aynanın içinden siyah, yağlı bir sıvı sızmaya başladı. Bu sıvı, Koleksiyoncu’nun gölgesiydi. Gölge, Kasırga’nın ayak bileklerine dolandı ve onu aynanın soğuk camına doğru çekmeye başladı. Kasırga tırnaklarıyla yerdeki tahtaları kazıdı, ağzından sadece kanlı bir hırıltı çıkıyordu.
"Bırak onu!" diye kükredi Fırtına. Çakısını çıkardı ve aynaya doğru fırlattı.
Çat! Ayna kırılmadı. Çakı, camın yüzeyine çarptığında bir suya düşmüş gibi içeri girdi ve kayboldu. O an, Koleksiyoncu tam arkalarında belirdi. Dev eliyle Fırtına’nın kafasını kavradı ve onu tek bir hamleyle yere çarptı. Fırtına’nın bilinci bulanırken gördüğü son şey, Kasırga’nın aynanın o gri, sisli dünyasının içinde kayboluşuydu. Kasırga artık bir insan değil, bir görüntüydü.
