1. Bölüm-Tahtı Bırakamayanlar

15 3 0
                                        

Taht salonu hiçbir zaman bu kadar dar gelmemişti.
Sütunlar yerli yerindeydi, altın işlemeler ışığı hâlâ aynı şekilde yansıtıyordu ama hava ağırdı. Konuşmalar tavana çarpıp geri dönüyor, kimse sesini kısmaya niyetli görünmüyordu. Tahtın önünde yarım daire olmuşlardı; generaller, soylular, yaşlanmış bakanlar... Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Zamanın aleyhlerine çalıştığını bilen insanların sabırsızlığı.
"Yirmi yıl doldu."
Biri bunu yüksek sesle söyleyince salon bir anlığına sustu.
Kimse o cümleyi sevmezdi.
Tahtta oturan adam —kralım, babam— parmaklarını kolçağa bastırdı. Taç başındaydı ama omuzları her zamankinden daha düşüktü. Gözlerini salondaki kalabalıkta gezdirdi, sonra konuştu.
"Dravenler hazır değil," dedi.
"Bu bizim sorunumuz değil," diye atıldı yaşlı bir soylu. "Döngü döngüdür. Bizim görevimiz devretmek."
Babam güldü. Kısa, tatsız bir gülüş.
"Görev mi?" dedi. "Biz bu tahtı kanla tuttuk. Şimdi masalla mı bırakacağız?"
Salondaki uğultu yeniden yükseldi.
"Ejderhalar hâlâ var," dedi bir general. "Dravenler güçlü. İki cephede zayıf düşeriz."
Babam başını yavaşça salladı.
Ben onun bu bakışını bilirdim. Bir karar çoktan verilmişti, sadece kelimelere dökülmesi kalmıştı.
"Ejderhalar ölümlüdür," dedi. "Ve elfler... Sandığınız kadar dokunulmaz değil."
Bir sessizlik çöktü. Bu seferki daha ağırdı.
"Ne demek istiyorsunuz?" diye sordum, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geldi.
Babam bana bakmadı. Gözleri hâlâ salonun ortasındaydı.
"Uzak diyarlarda," dedi yavaşça, "adı kayıtlara geçmeyen bir ırk var. Onlar döngüye inanmıyor. Güce inanıyorlar."
Biri fısıldadı: "Bu yasak—"
"Yasak olan," diye sözünü kesti babam, "tahtı kaybetmektir."
Kalbimde soğuk bir şey kıpırdadı.
"Elflerin bir ormanı," dedi biri, sanki bir pazarlık kalemiymiş gibi.
"Dravenlerin ejderhalarından ikisi," diye ekledi bir başkası.
Bu kez sustum. Çünkü ilk kez şunu anladım:
Bu bir tartışma değildi.
Bu bir karardı.
Babam ayağa kalktı.
"Tahtı bırakmıyoruz," dedi. "Döngüyü kırıyoruz."
Ve o an, dünyanın dengesi sessizce çatladı.

• Elowen •
Gözlerimi açtığımda, yüzüme düşen güneş ışığı hafifçe yanaklarımı ısıtıyordu. Henüz uykunun serinliği üzerimdeyken, istemsizce gülümsedim. Yatağımdan kalkıp pencereye doğru ilerledim; taze sabah havası odama doluyor, dışarıdaki ormanın hafif rüzgârıyla sallanan yapraklarını görebiliyordum.
Tam o anda Nimue içeri girdi. "Günaydın prenses," dedi, sesi sakin ama disiplinli bir tonda. "Saçınızı taramamı ister misiniz? Giysileriniz de hazır."
Başımı hafifçe salladım ve gülümsedim. "Evet Nimue, teşekkür ederim."
O yanımda durup saçımı taramaya başladı. Parmaklarının hareketleri özenli ve dikkatliydi; her tel yerine otururken bana sessiz bir güven veriyordu. Giysilerim hazırlanırken gözlerim pencereye kaydı; ormanın ışıkla dans eden gölgeleri, sabahın sessizliğine rağmen içimde bir merak uyandırıyordu.
Saçım ve giysim hazır olduğunda Nimue hafifçe başını salladı. "Hazırsınız prensesim. Kahvaltınız için aşağıya inebiliriz."
Derin bir nefes aldım ve odadan çıktım. Nimue yanımda sessizce yürüyordu, her adımımız taş koridorlarda yankılanıyordu. Aşağıya inince masada taze ekmek, peynir ve meyveler hazırlanmıştı; sabah ışığı pencereden süzülüyor, her şeyi yumuşak bir şekilde aydınlatıyordu. İçeride kraliçem —annem— ve kuzenim Miara vardı. Yavaş adımlarla yanlarına ilerleyip küçük bir tebessüm ettim. "Herkese günaydın." Bana aynı şekilde karşılık verdiklerinde kendi yerime geçmek için sandalyemi çekip oturdum. Miara bana dönüp, "Bugün hava çok güzel öyle değil mi?" dedi. Onu hemen onaylayarak, "Evet, bugün hava her zamankinden farklıydı," dedim. Söylediğimle annem de sohbetimize dâhil oldu. "Havada bir gariplik olduğu konusunda haklısın ama içimde kötü bir his var. Siz bugün dışarı çıkarken dikkat edin, yanınızda birkaç muhafız olsun," diye tembihledi. Ben de sözünü ikiletmemek adına, "Tamam dikkat ederim," dedim. Biz havadan sudan sohbet ederken o sırada babam içeri girdi.
Hepimiz duruşlarımızı dikleştirip onun masaya oturmasını bekledik. Hemen masanın başköşesine oturduğunda kahvaltıya başlamış olduk. Açıkçası bugün çok iştahım yoktu. Ama önümüze konan yemeği yememek bizim kültürümüzde doğaya bir saygısızlıktı, bu yüzden en azından tabağımdaki yemekleri yemeye çalıştım. Elime aldığım yeşil taç ekmeğini ufak ufak kopararak yemeye başladım.
Elf yaşamında hayat acele ile değil, uyumla sürerdi. Bizim için yemek sadece karın doyurmak değil; toprağa, ışığa ve zamana duyulan saygının sessiz bir ifadesiydi. Sofralar yüksek sesle değil bakışlarla konuşur; en yaşlı kişi ilk lokmasını almadan kimse yemeğe başlamazdı. Güneş doğarken yapılan kahvaltılar günün niyetini belirler; akşam sofraları ise geçmişe şükran, geleceğe sükûnet taşırdı. Elfler metalden kaçınır, ağacı ve taşı canlı kabul ederdi; bu yüzden her tabak, çatal ve bıçak bir hatıra gibi korunurdu.
Üzerimde biraz bitkinlik hissetmeye başlarken Nimue'den bir fincan güneş demlemesi çayı istediğimde hemen getirmeye gitmişti. Sakin geçen kahvaltıdan sonra babam ve annem bize dönüp konuşmaya başladılar. "Bu akşam Elfler Konseyi toplanacak Elowen, senin de bize katılmanı istiyorum." Hemen söze girip, "Siz nasıl isterseniz," dedim. Babam gülümseyip masadan kalkarken onunla beraber biz de masadan kalktık. Salonda sadece ben ve Miara kalmıştık. Miara bana dönüp, "Bugün ormanda güzel bir yürüyüş mü yapsak?" diye sordu. "Çok iyi olur aslında, temiz bir orman havası alırız." Verdiğim cevaptan tatmin olmuş olacak ki kocaman gülümsedi. "O zaman bir saat sonra bahçede buluşuruz," dedi.
Odama çıktığımda kendimi yatağa bıraktım. Sabah çok güzel bir enerjiyle kalkmıştım ama şu an kalbim deli gibi çarpıyordu. İçimi kötü bir his kapladı. Yanımda duran sürahiden su doldurup içerken ayağa kalktım. Üstümü değiştirmeyecektim, bu kıyafetlerle çıkacaktım. Pelerinimi giymeden önce sarı saçlarımı son kez tarayıp düzelttim. Elime aldığım iki tutam saçı güzel bir tokayla birbirine tutturdum; aynaya baktığımda kendimi beğenmiştim. Açık mavi pelerini üzerime giyip odamdan çıktım. Bu kocaman saray kendimi bildim bileli evimdi. Dünyam bu kadardı: Bu saray; annem, babam, ağabeyim ve kuzenim Miara ve gördüğüm sayılı elf... Her zaman bu ormanın ötesini merak ediyordum ancak ailem bunu her zaman sakıncalı görmüştür; özellikle babam ve ağabeyim. Onlar için burası benim en güvende olduğum yerdi. Bu fikre hiçbir zaman katılmadım. Şu an bildiğim üç krallık vardı: Elvesler —yani biz—, Dravenler ve İnsanlar. Elvesler ormanlarda yaşardı. Bizim için orman hayat demekti; evlerimizi ormana gizler, burada hep beraber yaşardık. Kendimize özgü geleneklerimiz vardı. İnançlarımız, yaşayış biçimimiz, giyinişimiz ve en önemlisi dış görünüşümüz... Bizi onlardan ayıran bir detay vardı: Sivri kulaklar ve belki de bembeyaz tenlerimiz.
Koridorda yavaş yavaş ilerlerken kocaman evimi inceledim; fazlasıyla geniş olan bir sarayda yaşıyordum, bu kadar büyük olmasına rağmen gösterişli değildi. Her şey olması gerektiği gibiydi bizim gösterişimiz altın, gümüş varaklar değil, içinde yaşadığımız şaheserdi.

ELVES Where stories live. Discover now