Mürekkep ve Yağmur

92 10 109
                                        

Gri gökyüzü, Seul sokaklarının üzerine ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Okulun bitiş zili çoktan çalmış, koridorlar boşalmıştı. Ancak kütüphanenin en arka köşesinde, sadece toz zerrelerinin dans ettiği o sessiz masada, Yeon Sieun hala oradaydı. Önündeki matematik problemlerine odaklanmaya çalışıyordu ama zihni sürekli aynı noktada takılıp kalıyordu. Kalemini kağıdın üzerinde gezdirdikçe, formüllerin yerini istemsizce bir silüet alıyordu: Ahn Suho.

Sieun, kalemini masaya bıraktı ve titreyen ellerine baktı. Hayatını hep mantık çerçevesinde kurmuştu. Olasılıklar, stratejiler, sonuçlar... Ama Suho bu denklemin neresindeydi? Onu her gördüğünde kalbinin bu kontrolsüz ritmi hangi formülle açıklanırdı? Sieun için bu, çözemediği tek problemdi.

Tam o sırada kütüphanenin ağır kapısı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Gelenin kim olduğunu bakmadan bile biliyordu. Adımlarının ritmi, ayakkabılarının zeminde çıkardığı o kendine has, özgüvenli ses sadece bir kişiye aitti.

"Yine mi buradasın, cılız? Kitaplarla evlenmeye karar verdin de benim mi haberim yok?"

Suho'nun sesi, kütüphanenin soğuk ve küf kokulu havasını anında ısıtmıştı. Sieun başını kaldırdığında Suho'nun sırılsıklam olduğunu gördü. Ceketi yağmurdan ağırlaşmış, saçları yüzüne yapışmıştı. Ama o her zamanki muzip, insanın içini ısıtan gülümsemesi yerli yerindeydi.

"Islanmışsın," dedi Sieun, sesi her zamanki gibi düz çıksa da gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu. "Bu havada motorla gelmemeliydin. Hasta olacaksın."

Suho, Sieun'un yanındaki sandalyeyi ters çevirip oturdu ve kollarını masaya dayayıp Sieun'un yüzüne çok yaklaştı. Aralarından sadece birkaç santim vardı. "Beni mi düşünüyorsun? Merak etme, benim bünyem senin o karışık formüllerinden daha sağlamdır. Hem, seni burada yalnız bırakamazdım. Birinin seni bu dünyadan çekip çıkarması gerekiyordu."

Sieun cevap vermedi, sadece Suho'nun yüzündeki küçük bir sıyrığa daldı gözleri. Dövüşlerden kalma küçük bir hatıraydı bu. Suho, Sieun'un bu dalgın ve hüzünlü bakışlarını fark edince gülümsemesi yavaşça silindi, yerini daha derin bir ifadeye bıraktı. Elini yavaşça masanın üzerine, Sieun'un elinin hemen yanına koydu.

"Sieun," dedi Suho, bu kez sesi alaydan tamamen arınmıştı. "Neden her zaman benden kaçıyormuşsun gibi hissediyorum? Ya da neden sadece yanındayken gerçekten güvende olduğumu hissediyorum?"

Sieun yutkundu. Aralarındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, Suho'nun vücut ısısını ve o nane karışımı kokusunu duyabiliyordu. Suho'nun parmakları, Sieun'un soğuk parmak uçlarına değdi. Önce hafif bir temas, sonra bir sahipleniş... Suho, Sieun'un elini tamamen kavrayıp parmaklarını birbirine geçirdiğinde, Sieun sanki tüm dünyasının o noktada düğümlendiğini hissetti.

"Ben kaçmıyorum," dedi Sieun fısıltıyla, gözlerini Suho'nun derin bakışlarından kaçıramayarak. "Sadece... bu duyguyla, bu yoğunlukla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Benim dünyamda her şeyin bir kuralı vardır ama sen... sen tüm kuralları yıkıyorsun."

Suho, elini Sieun'un yanağına çıkardı. Avcuyla Sieun'un yüzünü kavradı, baş parmağıyla elmacık kemiğini nazikçe okşadı. "Bazen kuralların yıkılması gerekir Sieun. Özellikle de bizi birbirimize ulaştıracaklarsa."

Suho yavaşça eğildi. Sieun gözlerini kapattığında kalbinin göğüs kafesini zorladığını, kulaklarında uğuldadığını hissediyordu. Ve sonra, o beklenen an gerçekleşti. Suho'nun dudakları, Sieun'unkilerle buluştu.

İlk başta bir kelebeğin kanat çırpışı kadar hafif, keşif dolu bir dokunuştu bu. Ama saniyeler geçtikçe, ikisinin de içinde biriken o haftalarca süren özlem, korku ve kelimelere dökülemeyen o büyük sevgi bu öpücüğe döküldü. Suho, Sieun'u ensesinden tutup kendine daha çok çekerken, Sieun ellerini Suho'nun ıslak ceketine kenetledi; onu bırakmaktan korkar gibi sıkıca tutuyordu. Yağmurun dışarıdaki gürültüsü artık yok olmuştu. Sadece birbirlerinin nefesleri ve kütüphanenin sessizliğinde yankılanan kalp atışları vardı.

Ayrıldıklarında ikisi de nefes nefeseydi. Suho, alnını Sieun'un alnına dayadı, hala Sieun'un yüzünü ellerinin arasında tutuyordu. "Seni asla bırakmayacağım," diye fısıldadı Suho, sesi titreyerek. "Kimsenin seni incitmesine, seni benden koparmasına izin vermeyeceğim. Sen benim en değerli denklemimsin."

Sieun, Suho'nun göğsüne yaslanırken derin bir nefes aldı. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp Suho'nun ıslak ceketine karıştı. Bu bir zayıflık değil, yıllardır taşıdığı o ağır yalnızlık yükünün omuzlarından kalkmasının verdiği bir huzurdu. "Biliyorum," dedi Sieun. "Zaten bu yüzden sadece senin yanındayken gerçekten yaşıyor gibi hissediyorum."

O akşam kütüphaneden çıktıklarında dünya artık ikisi için de eskisi gibi değildi. Yağmur hafiflemişti. Suho, Sieun'un elini bırakmadı; aksine, onu kendi ceketinin cebine soktu, içeride parmaklarını tekrar birbirine kenetledi. Sokak lambalarının sarı ışığı altında, ıslak kaldırımlarda yan yana yürürken kimse konuşmuyordu ama sessizlikleri her zamankinden daha anlamlıydı.

Ertesi sabah okul bahçesi her zamanki kaosuna sahipti. Ancak Suho, motorunu park edip Sieun'un yanına yürüdüğünde, hiç çekinmeden kolunu Sieun'un omzuna attı. Çevredeki öğrencilerin şaşkın bakışları, fısıldaşmalar, zorbaların tehditkar tavırları... Hiçbiri artık önemli değildi.

Suho, sınıfa girmeden hemen önce Sieun'u durdurdu, eğilip yanağına hızlı ama sevgi dolu bir öpücük kondurdu ve kulağına fısıldadı: "Bugün dersten sonra plan yapma, sadece biz olacağız."

Sieun, gözlüklerini düzelterek hafifçe gülümsedi. O an, Yeon Sieun için hayatın en karmaşık problemleri bile çözülmüştü. Çünkü yanında Ahn Suho vardı ve bu, dünyadaki tüm mantık hatalarını düzeltmeye yetiyordu. Onların hikayesi acıyla başlamış olabilirdi ama şimdi, birbirlerinin kollarında en mutlu sonun tadını çıkarıyorlardı.

Umarım begenmissinizdirrr oneshot yazmayi seviyorum yaa

Bu arada bu diger yazdigim suho ve sieun ficiyle bağlantılı yani lisedeki halleri anladiniz sizz sizleri seviyorummm başka ficlerde gorusmek uzereee💗💗

Sessizliğin formülü/ShseStories to obsess over. Discover now