Omuzlarımdaki yük, sırtımdaki çantalardan daha ağırdı bugün. Ama kalbimde tarif edilemez bir heyecan vardı; avuç içlerimde sımsıkı tuttuğum o naylon poşet, sanki dünyanın en kıymetli hazinesini barındırıyordu. Aylardır biriktirdiğim burs paramla, ilk kez sadece kendim için bir şey almıştım. Yumuşacık, gri, kapüşonlu bir sweatshirt. Mağazada denerken aynadaki o kıvırcık saçlı kıza yabancı gibi bakmıştım. Belime kadar inen siyah lülelerim, yeni kıyafetimin üzerinde ilk kez bu kadar bakımlı görünmüştü gözüme.
Ama apartman boşluğuna adım attığım an, o mağaza ışıklarının büyüsü yerini rutubet ve bayat alkol kokusuna bıraktı. Merdivenleri çıkarken her basamakta kalbim biraz daha hızlandı. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım, titreyen elimle anahtarı çevirdim.
İçeride televizyonun bangır bangır bağıran sesi ve sigara dumanı karşıladı beni. İkiz abilerim, Kerem ve Kaan, salondaki eski koltuğa yayılmış, ellerindeki telefonlarla birilerine küfrediyorlardı. Mutfaktan ise babamın o meşhur cam bardak tıkırtısı geliyordu.
"Neredesin sen bu saate kadar sürtük?"
Babamın gür sesi mutfaktan yankılandığında yerimde sıçradım. Poşeti arkama saklamaya çalıştım ama Kaan’ın keskin gözlerinden kaçmadı.
"O elindeki ne lan senin?" dedi Kaan, oturduğu yerden bir yay gibi fırlayarak. Kerem de sırıtarak ayağa kalktı. "Burs paran yatmış herhalde. Bize söylemedin?"
"Hiçbir şey değil," diye fısıldadım, sesim boğazıma kaçmıştı. "Okul için lazım olan bir şey."
Kaan bir hamlede poşeti elimden çekip aldı. İçindeki gri sweatshirt’ü çıkarıp havaya kaldırdığında yüzünde o iğrenç küçümseyen ifade belirdi. "Vay be... Prensesimiz kendine yeni ciciler almış. Biz burada sigara parası bulamayalım, hanımefendi parayı kumaşa gömsün."
"Lütfen geri ver," dedim, gözlerim dolmuştu. "O benim ilk defa kendim
için..."
Sözümü tamamlayamadan babam koridorda belirdi. Gözleri kan çanağıydı, adımları sarsaktı. Elindeki rakı kadehini sehpaya bırakıp yanımıza geldi. Sweatshirt'e baktı, sonra bana. "Para var yani sende?" dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi.
"Baba, o okul parasıydı, sadece-"
Yüzüme inen sert tokatla sözüm kesildi. Başım yana savrulurken, belime kadar uzanan siyah saçlarım yüzüme dolandı. Acı, kulaklarımda bir çınlamaya dönüştü. Annem mutfak kapısından başını uzatıp bize baktı, sonra hiçbir şey dememiş gibi kafasını çevirip
tırnaklarını törpülemeye devam etti. Onun sessizliği, babamın öfkesinden daha çok canımı yakıyordu.
"Hala yalan söylüyorsun!" diye bağırdı babam. Saçlarıma asılıp beni yere savurduğunda dizlerim parkeye sertçe çarptı. "Biz aç gezelim, sen keyif çat! Alın şunu, yarın götürüp iade edin parasını alın."
Abilerim sweatshirt’ü kapıp odalarına geçerken arkalarından bakakaldım. Babamın vurduğu yer yanıyor, ruhum ise o yeni aldığım sweatshirt gibi paramparça oluyordu. Yerden kalkmaya mecalim yoktu. Kendi evimde, kendi ailemin içinde bir yabancı gibiydim.
Gözyaşlarım kıvırcık saçlarımın arasına süzülürken tek bir şeyi düşündüm: Ben buraya ait değildim. Bu karanlık, bu nefret, bu fakirlik benim kaderim olamazdı.
Yerlerdeki soğukluk kemiklerime işlerken, dizlerimin üzerindeki sızıyı umursamadan ayağa kalktım. Abilerimin kahkahaları odalarının kapısı ardında boğulurken, ben kendi "mezarıma", yani o rutubetli küçük odama sığındım. Odam dediğim yer, evin en karanlık köşesinde, camı bile tam kapanmayan bir boşluktan ibaretti.
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Yüzümdeki tokat izi, kalbimdeki kırıklardan daha çok yanıyordu. Masamın üzerindeki tek tük kitaba baktım. Onlar benim bu bataklıktan tek çıkış biletimdi. Burs paramın kalanını sakladığım defterin arasını kontrol ettim; neyse ki sweatshirt'ün faturasıyla birlikte paranın bir kısmını cüzdanıma atmayı akıl edebilmiştim. Lambanın cılız ışığı altında matematik defterimi açtım. Sayılar, formüller... Onlar yalan söylemezdi, onlar can yakmazdı. Zihnimin içindeki gürültüyü susturmak için kalemime sarıldım. Kapkara, belime kadar dökülen kıvırcık saçlarımın bir kısmını omzumun üzerinden öne attım, dünyayla bağımı kesmek ister gibi kendimi kağıtlara gömdüm.
Dışarıdaki sesler önce homurtu halindeydi. Sonra babamın o meşhur, insanın içini titreten kükreyişi duyuldu.
"Nerede lan o para?"
Annemin cılız, savunmasız ama bir o kadar da sinir bozucu olan vurdumduymaz sesi cevap verdi: "Bitti diyorum ya, ev kirasına verdim!"
Yalan. Kiranın verilmediğini, ev sahibinin dün kapıya gelip bizi rezil ettiğini hepimiz biliyorduk. Annem muhtemelen o parayla kendine yine gizli saklı bir şeyler almıştı. Sesler yükseldi. Bir sandalye devrilme sesi, ardından mutfaktaki tabakların birbirine çarpma gürültüsü... Kulaklarımı ellerimle kapattım. Girme Ilgın, dedim kendime. Dersine bak, buradan kurtulmanın tek yolu bu. Onlar senin canını yakarken kimse yardıma gelmiyor.
Ama sonra o ses geldi. Annemin boğuk, korku dolu çığlığı. Ardından hıçkırıkları...
İçimdeki o lanet olası vicdan, mantığımı bir kenara itti. Ellerimi kulaklarımdan çektim. Ayaklarım benden bağımsız hareket etmeye başladı. Kapımı açıp koridora çıktığımda, mutfaktan gelen ışık hüzmesi tozlu zemini aydınlatıyordu. Babamın gölgesi, duvarda devasa bir canavar gibi büyümüştü.
Mutfağa girdiğimde gördüğüm manzara nefesimi kesti. Babam, annemi saçlarından yakalamış, tezgahın üzerine bastırmıştı. Diğer elinde ise o ağır, kristal görünümlü kalın rakı bardağı vardı. Annemin gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Babam bardağı havaya kaldırdı, tüm gücüyle annemin kafasına indirmek üzereydi. O an zaman yavaşladı. Eğer o bardak annemin başına inerse, her şey bitebilirdi.
"DUR!" diye bağırdım.
Babam beni duymadı bile, gözü dönmüştü. Hiç düşünmeden aralarına atıldım. Annemi zayıf omuzlarımla kenara iterken, kendimi babamla o ağır kristal bardağın arasına siper ettim.
Acı, önce sıcak bir dalga gibi geldi. Bardak, alnımın hemen yan tarafına, şakağıma yakın bir yere çarptı. Çarpmanın etkisiyle camın tuzla buz olduğunu duydum. Sanki beynimin içinde bir bomba patlamıştı. Kulaklarımda uğultulu bir sessizlik hakim oldu. Gözlerim bir anlığına karardı, dizlerimin bağı çözüldü ama yere düşmemek için tezgaha tutundum.
Sıcak bir sıvının şakağımdan aşağı, yanağıma doğru süzüldüğünü hissettim. Kan, simsiyah kıvırcık saçlarımın arasına karışıyor, onları birbirine yapıştırıyordu. Annem, kurtulmanın verdiği panikle mutfaktan kaçıp kendini bir odaya kilitlerken, babam elindeki kırık bardak sapıyla bana bakıyordu. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir acıma vardı.
"Sen..." dedi nefes nefese. "Sen ne hakla karışırsın?"
Darbeler ardı ardına gelmeye başladı. Sırtıma inen bir tekme, ardından omuzlarıma inen yumruklar... Acı artık bir noktadan sonra hissizliğe dönüştü. Sadece saçlarımın çekildiğini ve başımın mutfak dolabına çarptığını hatırlıyorum. Gözlerimi kapattım. Kendi içime kaçtım. O gri sweatshirt'ü giydiğim andaki o sahte mutluluğu düşündüm.
"Geber pislik!" diye tısladı babam, beni yere bırakırken.
Mutfak zeminindeki soğuk fayanslarda, kanımla karışmış cam kırıklarının üzerinde yatarken tek duyduğum şey, içerideki odadan gelen televizyonun sesiydi. Abilerim hala maç izliyordu. Annem kapısını kilitlemişti. Ben ise burada, yanlış bir hayatın, yanlış bir ailenin kurbanı olarak can çekişiyordum.
