1-I've Been Waiting For You

16 1 4
                                        


♪ → K. (Cigarettes After Sex)

Krallığın yosun tutmuş taşlı sokaklarında, ayağını yere sürüyerek ilerliyordu. Dağınık, koyu kahverengi saçları acımasızca vuran güneşin altında parlıyor; üzerindeki siyah, eskimiş kıyafetler sıcakla birleşip tenine yapışıyordu. Nereye gittiğini bilmiyordu; ayakları onu her zamanki gibi kalabalıktan uzağa, krallığın ücra köşelerine götürüyordu.

Dakikalar, belki saatler sonra krallığın o devasa ihtişamıyla karşılaştı. Saray, soluk renklerine rağmen mide bulandırıcı bir canlılıkla oradaydı. Rintarou, bu binaya her baktığında bir eksiklik hissederdi. Kirli beyaz duvarlar, kan kırmızısı işlemeler ve duvarları birer hapishane parmaklığı gibi saran koyu yeşil sarmaşıklar... Bir peri masalından fırlamış gibi hissettirirdi gence.

Yorulunca yolun kenarına, halkın nefret dolu fısıltılarından uzağa ama bakışlarının menziline oturdu. Onu yasak bir günahın meyvesi olarak gören bu insanlara kızamıyordu bile. Hakkı var mıydı ki? Annesinin ihaneti, babasının intiharı... Tüm bu olayların faturası Rintarou'ya kesilmişti. Bir de üzerine büyücü olduğu iftirası da eklenince yeterince hor görülmesi yetmemiş gibi krallığın maskarası haline gelmişti.

Hava kararmaya yüz tuttuğunda, babasından kalan tek miras olan orman kıyısındaki döküntü eve doğru yola koyuldu. Eski bir fırının önünden geçerken genzini yakan o taze ekmek kokusuyla duraksadı. Yabancı olduğu kadar bir o kadar da nostaljik, sıcak ve imkansız bir koku...
Rintarou, karnındaki açlığı bastırıp en iyi yaptığı şeyi yaptı: Görmezden geldi. Tek istediği evine gitmekti.

Gece, örümcek ağlarıyla kaplı tavanına bakarken yine aynı sorular zihnini kemirdi: Ne zaman kurtulacaktı? Başka bir dönemde yaşasaydı hayatı daha iyi olur muydu? bu tür düşünceler eşliğinde yeşil gözleri yorgunluğa yenik düştü. Uykuya ihtiyacı vardı; ne de olsa o da insandı, değil mi?

Ertesi sabah, krallık her zamankinden daha gürültülüydü. İkiz prenslerin dönüşü... Halk bu tapılası çocukları beklerken Rintarou, uykulu ve hafif bulanık gören gözlerini ovalayarak dışarı çıktı. Bir ağaçtan kopardığı kırmızı elmayı ısırırken kalabalığın arasına karıştı. "Saçmalık." diye mırıldandı.

Tam o sırada, büyük kapılar gıcırtıyla açıldı. At arabasından önce sarı saçlı prens indi. Kibirliydi.
Etrafı küçümseyen bakışları değdiği yeri statü farkını ortaya koymak istercesine acımasızca yakıyordu. Zevkle kıvrılan dudaklarından minik bir kıkırtı kaçmıştı sarışının. Bu kıkırtının ne anlama geldiğini kestirmek zor değildi.

Ama hemen ardından inen gri saçlı, ikizinden biraz farklıydı. İfadesiz, sade ve bir o kadar da ağır bir varlığı vardı. Soğuk bakışları rüzgar gibi esiyordu kalabalıkta. Nihayetinde onlar ikizdi, aynı anne babadan geliyorlardı. İkizi kadar olmasa da küçümsüyordu o da hepsini. Hissettirmekten de çekinmiyor gibiydi.

Rintarou istemsizce titredi, boğazı düğümlenmişti.
Bu sıcak yaz gününde üşüdüğünü hissetmişti.

Tam o an, saat on ikiye geldiğinde öğlen olduğunun habercisi olarak kalın ve tok bir çan sesi duyuldu. Eş zamanlı olarak Rintarou'nun yeşil gözleri, gri gözlerle çakıştı. Kalabalığın gürültüsü kesildi, zaman paslı bir saat gibi durdu.

Nefes alamadığını hissetti; bakışmaları uzarken Rintarou her saniye bakışların altında daha da ezildiğini hissetti. Gözlerini ayırmak zorunda olduğunu bilmesine rağmen en ufak bir hareket bile sergilemiyordu. Ayakları uyuşmuştu; kim olduğunu bile bilmediği bir yabancıyla bakışırken hissettiği bu duygu karmaşasına anlam veremedi.

Saçmaladığını farkettiği gibi bir hışımla arkasını dönerken taşlı yola düşen elmasını çoktan unutmuştu bile.
Yeşil gözlü genç, kalabalığı yara yara uzaklaşmaya başladı. Göğüs kafesini zorlayarak atan kalbinin sesi kulağındaki tek sesti ki çarptığı insanların "Yavaş ol ucube!" diye nefretle tıslayan seslerini duymuyordu.

Ama bir şey kesindi ki sırtını delen gri gözleri; sahip olduğu ağır ve ifadesiz bakışları hissedebiliyordu.

Rintarou uzaklaşırken, duyduğu sert kapı sesi prenslerin çoktan içeri girdiğini gösteriyordu. Kendini rastgele bir sokağa attı, nerede olduğunu bilmese bile düşünecek durumda da değildi zaten.

Kirli duvara yaslanarak soluklanmaya başladı hatta bir süre sonra direkt kendini yete atarcasına oturdu. Bulanık gören gözlerini ovuşturdu; belki de yanlış anlamıştı, prens başkasına bakıyor olmalıydı. Neden ona baksın ki? Bunu düşünmesi bile aptalca geldi o an. Gerginlikle avucuna aldığı dağınık kahverengi saçlarını çekiştirdi. Saçmalıyordu.

Saatlerce o daracık sokakta oturmuş olacak ki çoktan hava kararmaya başlamıştı. İç çekti, duvara tutunarak güçlükle ayağa kalktı. Uyuşmuş ayakları sendelemesine sebep oldu. Duvara yaslandı uyuşukluğu geçene kadar.

Yaklaşık yarım saat sonra Rintarou ayaklarını sürterek evine adımladı. Bulanık gören gözlerini ovuşturdu ve gıcırdayan kapıyı yavaşça iterek içeri girdi.

Bu gece ona huzur yok gibi gözüküyordu. Normalde kendi hayatı ve ölümüyle ilgili olan düşüncelerini gri gözler ele geçirmişti. Rintarou, ilk kez yarın ne yapacağı konusunda endişelenmeden sabahladı.

Pretty When You CryHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin