Hainler

24 5 1
                                        

Giriş

Yeni bir lise heyecanı...
Herkes okula koşturuyor, arkadaşlıklar kuruluyor, mutluluk yüzlerinden akıyordu.
Ama bir şey eksikti. Aynı duyguları ben hissetmiyordum. Ya da belki hissetmek istemediğim için böyle geliyordu bana. Bilmiyorum. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Bu, yeni bir okula başlamanın heyecanından çok, yaklaşan bir kabusun başlangıcı gibiydi.
Çantama gereğinden fazla kitap ve defter doldurmuştum. Kaygıya kapılıp kendimi üzmemek için önceden kendime tembihlemiştim ama nafileydi. Bu sadece çantanın ağırlığı değildi; sanki hayatımdaki bütün yükleri sırtımda taşıyordum.
Okulun bahçesinde kendi kendime konuşurken vaktin nasıl geçtiğini fark etmemişim. O sırada bir çocuk bana seslendi:
- Neden öylece okulun çatısına bakıyorsun?
Kısa bir cevap verdim:
- Sadece bakıyorum.
Açıklama yapmadım. Daha okulun ilk gününde kendimi bu kadar belli etmem pek akıllıca değildi. Çocuk bir şey demeden uzaklaştı. Ben de sınıfıma doğru yürüdüm. Sanırım bir ara B12 eksikliğim olduğuna kendimi inandırmıştım; unutkanlığımı başka türlü açıklayamıyordum. Çünkü ilk gün için telefonumu bile evde unutmuştum.
Sınıfa girdiğimde herkes çoktan yerini almıştı. Duvar kenarında, soğuk ama bir o kadar da zeki görünen sessiz bir çocuğun yanındaki sıra boştu. Öğretmen oraya geçmemi işaret etti. Zaten başka bir seçeneğim yoktu.
Yanına yaklaştım ve insani bir refleksle:
- Merhaba, dedim.
Sert bir ifadeyle başını test kitabından kaldırdı, gözlerini kısa bir an bana dikti. Ardından hiçbir şey söylemeden tekrar kitabına döndü.
Ben de üstelemedim. Çantamdaki kitapları düzenlemeye başladım.
"Tamam," dedim içimden, "bu dersi sorunsuz atlatabilirim."
Ama tam o sırada öğretmenin sesi sınıfın içini doldurdu:
- Kızım, senin adın ne? Gel bakalım buraya, kendini tanıt.
Ne?
Onca insanın içinde neden ben?
Kaygılarım bir anda alev aldı ama kaçış yoktu. Ayağa kalktım.
- Merhaba hocam... Merhaba arkadaşlar... Benim adım Eiko...
Ve sustum.
Sadece adımı söylemiş, kelimelerin devamını getirememiştim. Bir kez daha kendimi rezil etmeyi başarmıştım.
Tam o anda kapı tıklandı.
- Girebilirsin, dedi öğretmen.
Kapı açıldı. Gözleri ışıl ışıl parlayan bir çocuk sınıfa girdi.
- Merhaba hocam. Geç kaldığım için özür dilerim. Ben Aiko.
Öğretmen yüzünde hafif bir gülümsemeyle başını salladı.
- Aiko... Eiko... Vay canına. İnanılmaz bir uyum, dedi.
Sınıfta hafif bir fısıltı yayıldı.
Ben ise yerine çökerken tek bir şeyi düşünüyordum:
Bu okul, sandığım kadar sıradan olmayacaktı.
Aiko için sınıfta oturacak yer yoktu. Bunu fark edince yerinden doğruldu, yüzüne sinirli bir ifade yerleşti.
- Nereye oturacağım? dedi sert bir sesle.
Öğretmen kaşlarını çattı.
- Sen kimsin de benimle bu tonda konuşuyorsun?
Aiko sırıttı, göğsünü hafifçe kabarttı.
- Ben buranın... yani müdürün oğlu Aiko, hoca bey.
- Şimdi söyleyin, nereye oturacağım?
İçimden bir öfke yükseldi. Bu nasıl bir rahatlıktı? Bu nasıl bir saygısızlıktı? Dayanamadım, araya girdim.
- Oturacak yer olmadığını biliyorsun, dedim.
- Bunun hocanın suçu yok. Ayrıca müdürün oğlu olman, kimseye bağırma hakkı vermez. Hepimiz buradayız ve hepimiz eşitiz.
Aiko bana döndü. Gözlerinde alaycı bir parıltı vardı.
- Vay... cesur kız, dedi.
- Severim ama tipim değilsin.
- Ne diyorsun sen? dedim, sesim istemsizce yükselmişti.
- Bir şey dediğim yok, dedi omuz silkerek.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi yanıma geldi. Çantamı ve defterlerimi tek bir hareketle yere fırlattı, omuzlarını dikleştirip benim yerime oturdu.
- Burada ben oturacağım.
Bir an donup kaldım. Söyleyecek çok şeyim vardı ama hiçbirini söylemedim. Sessizce sınıfın en arka köşesine geçtim.
- Sana bir sıra ayarlayıp geleceğim, Eiko. Bekle, dedi öğretmen ve yan sınıfa yöneldi.
Öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz Aiko arkasına yaslandı. Kahkahalar atarak bana baktı.
Hiç tepki vermedim. Onunla aynı seviyeye inmek bana yakışmazdı. Öğretmen sırayı getirdiğinde en arka tarafa koymasını istedim. O çocuktan ne kadar uzak olursam, o kadar iyi olacağını düşündüm. Benim için önemli olan derslerimdi... en azından öyle olması gerekiyordu.
Bu ders de bu şekilde bitti.
Zaman hızlı geçmişti. Okulun ilk günü hep böyle olur derler ya, gerçekten de öyleydi. Gerilim dolu bir günün ardından evime doğru yürümeye başladım.
Yolun kenarında, soğuk bir taşın üzerinde oturan birini fark ettim. Dilenci gibi durmuyordu ama yardıma ihtiyacı varmış gibi görünüyordu. Tereddüt ettim... sonra adımlarımı yavaşlatıp yanına yaklaştım.
- Merhaba... iyi misiniz?
Başını yavaşça kaldırdı.
- İyiyim... Sen kimsin?
- Korkmanıza gerek yok. Kötü görünüyordunuz. Yardım etmek istedim.
Kadın beni dikkatle süzdü. Gözleri huzursuzdu, sanki kaçacak bir yer arıyordu.
- Sen... dedi kısık bir sesle.
- Ben...?
Bakışları üzerimde gezindi. Sonra okul üniformama takıldı. Yüzü bir anda gerildi.
- Sen hangi okuldansın... o forma...
- Anlamıyorum, dedim.
Kadın birden susup kendi kendine mırıldanmaya başladı.
- Okul... okul... okul...
Sonra ansızın ayağa fırladı. Ne olduğunu anlayamadan koşarak uzaklaştı. Giderken dudaklarından tek bir kelime döküldü:
- Hain...
Olduğum yerde kalakaldım.
Ne dediğini gerçekten anlayamamıştım. Bir sağlık sorunu vardı belki... ama hissettirdiği şey bu değildi. Sanki bir şeyler biliyor, ama söylemekten korkuyordu.
Hain... okul...
Kalbim hızlandı. Dayanamadım, peşinden koştum.
- Lütfen durun! Size zarar vermeyeceğim. Sadece ne demek istediğinizi anlamak istiyorum!
Kadın aniden dönüp bana baktı. Yüzünde saf, ilkel bir korku vardı.
- Benden uzak dur! Senden korkuyorum!
Bu sözlerden sonra onu daha fazla zorlayamazdım. Adımlarımı yavaşlattım, sonra tamamen durdum. Kadın birkaç saniye daha bana baktıktan sonra gözden kayboldu.
Bir süre olduğum yerde bekledim. Ardından hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam ettim.
Ama içimdeki huzursuzluk artık çok daha büyüktü.
O kadın deli değildi.
Ve söyledikleri... bir uyarıydı.
Bu okul sandığım kadar sıradan değildi.
Ve ben, farkında olmadan bir şeylerin içine çekiliyordum.

Okulun 2. Günü
Bugün okulun ikinci günüydü. İçimde yine tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Oysa okulu seven biriydim. Yeni defterlerin kokusu, sıraların sesi, ders anlatan bir öğretmenin tonu... Hepsi bana her zaman güven verirdi.
Ama bu okulda bir şey vardı.
Görünmeyen, adı konmayan bir şey.
İnsanı yavaş yavaş içine çeken, düşüncelerini karartan bir enerji...
Bunu kendime itiraf etmek istemiyordum. Sürekli aynı cümleyi tekrarlıyordum:
Derslerine odaklan, Eiko.
Koridordan sınıfa yürürken panolara asılmış afişler dikkatimi çekti.
"Başarı", "Disiplin", "Gelecek"...
Ama bu kelimeler bana umut vermek yerine baskı hissettiriyordu.
Sınıfa girdiğimde herkes yerindeydi. Dün en arkaya alınan sıram hâlâ oradaydı. Otururken gözlerim istemsizce ön sıralara kaydı. Aiko'yu gördüm. Koltuğuna yayılmış, sanki sınıf ona aitmiş gibi rahattı. Göz göze gelmemek için hemen defterimi açtım.
Öğretmen sınıfa girip yoklama almaya başladı. İsimler tek tek okundu. Sıra bana geldiğinde sesim kısık çıktı:
- Buradayım.
Aiko'nun adı okunduğunda sınıfta garip bir sessizlik oldu. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu. Öğretmen bile bir an duraksadı.
- Aiko...
- Buradayım, dedi umursamaz bir tonla.
İçimde bir şey kıpırdadı. Dünkü olaylardan sonra bu sessizlik bana normal gelmemişti. Ama yine de sesimi çıkarmadım.
Ders başladı. Öğretmen anlatıyordu ama kelimeler kulağıma çarpıp geçiyordu. Defterime not almaya çalışıyordum, fakat elim titriyordu. Aklıma istemeden sokakta karşılaştığım o kadın geldi.
Hain...
Kalemim durdu.
Tam o sırada sıramın altından bir kağıt kaydı. Yavaşça eğilip aldım. Üzerinde tek bir cümle vardı:
"O kadını gördün, değil mi?"
Kalbim hızla atmaya başladı.
Etrafıma baktım. Kimse bana bakmıyordu. Sanki sınıftaki herkes kendi dünyasına gömülmüştü. Kağıdı yavaşça buruşturup çantama attım.
Ama artık emindim.
Bu okul sadece garip değildi.
Birileri beni izliyordu.
Zil çaldığında hemen lavaboya gidip kağıdı incelemeye başladım. Ama bunu kim yazmış olabilirdi? Hiçbir fikrim yoktu. Sınıftan biri olabilir miydi? Aiko... Evet, beni takip etmiş olabilirdi. Ya da başka biri... Bilmiyorum. Kafam çok karışıktı.
Bu yazıyı yazanı bulmam gerekiyordu.
Bir fikir geldi aklıma. Bir dahaki zil çaldığında öğle arası olacaktı. Herkes yemek yemeye gittiğinde sınıftaki defterleri inceleyebilir, yazıyla karşılaştırma yapabilirdim. Belki bir ipucu bulurdum. Denemeye karar verdim.
Sınıfa geri döndüm. Derin bir nefes alıp belli etmemeye çalışarak sırama oturdum. Kitabımı ve defterimi açtım. Dersin sesleri kulağıma çarpıp geçiyordu ama aklım hâlâ o kadının söylediklerinde ve kâğıtta takılıydı.
Hain... hain... okul...
Ne demek istemişti? Aklımı karıştırmıştı.
Zil çaldı ve herkes sınıftan çıktı. Ama Aiko hâlâ yerinde oturuyordu. Sırasına yaslanmış, gözleri kapalıydı. Bekledim. Öğle arası bitmek üzereydi.
Sessizce ayağa kalktım ve sınıftaki defterleri tek tek karıştırdım. Ama kâğıttaki yazıyla benzer hiçbir şeye rastlamadım. Son bir kişi kalmıştı: İlk gün yanına oturduğum o soğukkanlı çocuk.
Ama Aiko hâlâ sınıftaydı.
Sessizce çocuğun yanına yaklaştım, çantasına doğru eğildim. Tam o anda boğazıma bir hıçkırık takıldı. Bastıramadım.
Aiko keskin bakışlarla birden doğruldu. Bir refleksle beni itti. Dengemi kaybettim, başımı sıranın köşesine çarptım.
O, arkasına bile bakmadan çıktı.
Başım zonkluyordu. Elimi götürdüğümde parmaklarım ıslanmıştı. Kanıyordu. Etrafıma baktım. Yardım edecek kimse yoktu. Zilin çalmasına daha on dakika vardı ve sınıf bomboştu.
Yalnızdım.
Ve bu, bir tesadüf gibi gelmiyordu.
Derken o soğukkanlı çocuk sınıfa giren ilk kişi oldu. Beni yerde görünce yüzündeki ifade değişti; sakinliğinin yerini telaş aldı.
- İyi misin? Kim yaptı bunu?
Sesini duyuyordum ama cevap vermekte zorlanıyordum.
- Aiko yaptı...
Gözleri kısıldı.
- Ne? Neden? Nasıl?
- Yanlışlıkla oldu ama...
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Başım dönüyordu. Gözlerim karardı ve bilincimi kaybetmeye başladım.
- Hey! Aç gözlerini! İyi misin? Ne yapacağım ben?
Sesler uzaklaşıyordu. Bir süre sonra vücudum hafifledi. Kollarının arasındaydım. Beni kaldırmış, sağlık odasına götürüyordu. Yürürken kalp atışlarını hissedebiliyordum.
Gözlerimi araladım.
- Teşekkür ederim...
Duraksadı ama yürümeye devam etti.
- Rica ederim. İyi misin?
- Evet... sanırım.
Sağlık odasına girdiğimizde hemşire hemen beni sedyeye yatırdı. Başımı kontrol etti, alnıma soğuk bir bez koydu.
- Bir darbe almışsın. Bir süre dinlenmen gerek, dedi.
Soğukkanlı çocuk kapının kenarında duruyordu. Gözleri bir an bile üzerimden ayrılmıyordu.
- Adın ne? diye sordum, sessizliği bozarak.
Bir an tereddüt etti.
- Kazu.
İsmi zihnimde yankılandı.
- Ben Eiko.
- Biliyorum, dedi. Dün seni herkes tanıdı zaten.
Hafifçe gülümsedim ama içimdeki huzursuzluk geçmedi.
- Aiko'yla aranda bir şey mi var? diye sordu.
Cevap vermedim. Çünkü o an asıl düşündüğüm şey başkaydı:
O kağıt.
O kadın.
Ve Aiko'nun beni itmesi...
Bunların hepsi birbirine bağlıydı.
Ve Kazu...
O, sandığımdan daha fazlasını biliyor gibiydi.
Tik taklar kafamın içinde yankılanıyordu. Hemşire birkaç uyarı yaptıktan sonra çıkmış, bizi yalnız bırakmıştı. O an fark ettim; Kazu hâlâ yanımda duruyordu.
- Gitmiyor musun? dedim istemsizce.
- Birazdan, dedi kısa ve soğuk bir tonla.
- Seni yalnız bırakmak istemedim.
Bu cümle beni şaşırtmıştı. Okulda kimse kimseyi gerçekten umursuyor gibi görünmüyordu. Hele ki benim gibi sessiz birini...
Bir süre sessizlik oldu. Sonra dayanamadım.
- Dün... sokakta bir kadınla karşılaştım, dedim.
- Bana "hain" dedi.
Kazu'nun yüzündeki ifade bir anlığına dondu. Çok kısa bir andı ama yakalamıştım. Gözleri kaçtı.
- O kadını gerçekten gördün mü? diye sordu.
Kalbim sıkıştı.
- Evet. Sen nereden biliyorsun?
Cevap vermedi. Elini cebine attı, sonra vazgeçti. Sanki söyleyeceği bir şey vardı ama yutuyordu.
- Bu okul hakkında fazla soru sormasan iyi olur, dedi sonunda.
- Bazı şeyleri bilmemek... daha güvenlidir.
İçimdeki huzursuzluk yerini öfkeye bıraktı.
- Hayır, dedim.
- Biri beni izliyorsa, biri bana not bırakıyorsa, biri beni yere düşürüp kanatıyorsa... bunun adı "güvenlik" değildir.
Kazu başını kaldırdı, ilk kez gözlerimin içine gerçekten baktı.
- O kâğıtta ne yazıyordu?
Donup kaldım.
- Nereden biliyorsun?
- Tahmin, dedi ama sesi ikna edici değildi.
Çantamı açtım, buruşturulmuş kâğıdı çıkardım ve ona uzattım. Okurken kaşları çatıldı.
- "O kadını gördün, değil mi?"
- Demek başlamış, diye fısıldadı.
- Ne başlamış? Kazu, lütfen! dedim, sesim titriyordu.
- Bana doğruyu söyle.
Derin bir nefes aldı.
- Bu okul... dedi yavaşça.
- Dışarıdan göründüğü gibi değil.
- Burada olan bitenleri bilen insanlar var. Ve konuşanlar... ya kaybolur, ya da "deli" damgası yer.
Aklıma o kadın geldi. Korkusu. Kaçışı.
- Aiko da bunlardan biri mi? diye sordum.
Kazu'nun çenesi sıkıldı.
- Aiko... dedi.
- Bu okulun karanlık yüzü.
O an kapı açıldı. İkimiz de irkildik. İçeri giren öğretmendi.
- Eiko, durumun nasıl? dedi.
- Seni bugün erken göndereceğiz. Aileni aradık.
Kazu geri çekildi. Yüzüne yeniden o soğukkanlı maske yerleşmişti.
- Dinlen, dedi alçak sesle.
- Ve kimseye güvenme.
- Sana bile mi? diye sordum.
Bir an durdu.ve gülümseyerek
- Özellikle bana,dedi.
Eve gittiğimde başımdaki sızı geçmişti ama zihnimdeki düğüm daha da sıkıydı. O gece uyuyamadım. Gözlerimi her kapattığımda o kelime yankılanıyordu:
Hain.
Ve bir şeyden emindim.
Bu okulda herkes öğrenci değildi.
Bazıları bekçiydi.
Bazıları avcı.
Bazıları ise... kurban.
Ve ben artık bu oyunun içindeydim.
1 Hafta Sonra
Okulun ilk iki gününde yaşadığım o anormal olaylar bir haftadır tekrarlanmıyordu. Hayatım neredeyse yeniden sıradanlaşmıştı. Okula git, eve dön, ev işleriyle oyalan... Günler birbirinin aynısıydı.
Hatta yaşananların hepsini bir kabus sanmaya başlamıştım.
Ama bazı kabuslar uyanınca bitmez.
O gün hava yağmurluydu. Gökyüzü griydi; sanki birazdan olacakları biliyor gibiydi. Şemsiyemi tutarak okula doğru yürüyordum. Yağmurun sesi düşüncelerimi bastırıyordu ki, onu fark ettim.
Kazu.
Yolun kenarında sendeleyerek ayakta duruyordu.
Şemsiyem elimden düştü.
Gömleği kan içindeydi. Yağmur kanı yıkıyor ama rengi solmuyordu. Nefes almakta zorlanıyordu. Koşarak yanına gittim.
- Kazu! Ne oldu sana?!
Onu tutmaya çalıştım ama vücudu ağırlığını bana bıraktı. Ellerim titriyordu. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı.
Gözlerini bana çevirdi. İlk defa bu kadar korkmuş görünüyordu.
- Eiko... dedi zorlanarak.
- Konuşma... lütfen... yardım çağıracağım...
Elimi tuttu. Gücü neredeyse kalmamıştı.
- Dinle... diye fısıldadı.
- Aiko... hain...
Gözleri bir noktaya sabitlendi. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Vücudu gevşedi.
- Kazu...?
Cevap vermedi.
Ellerimde can vermişti.
Yağmur hızlandı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Zaman durmuş gibiydi.
Siren sesleri geldiğinde her şey çoktan kararmıştı.

Polisler geldi. O sırada orada benden başka kimse yoktu. Bu yüzden beni sorguya aldılar.
Sorular üst üste geliyordu.
- Onu nereden tanıyorsun?
- En son ne zaman gördün?
- Aranızda bir sorun var mıydı?
Anlatmaya çalıştım. Notu, kadını, Aiko'yu... Ama kelimeler ağzımdan çıktıkça saçma geliyordu. Onların gözünde ben ya şoktaydım... ya da şüpheliydim.
Saatler sonra serbest bıraktılar.
"Delil yok," dediler.
"Araştıracağız," dediler.
Ama ben biliyordum.
Bu bir tesadüf değildi.
Bu bir oyundu.
Ve Kazu... bu oyunun ilk kurbanıydı.

Ertesi Gün
Ertesi gün okula gittim.
Ama ders için değil.
Aiko'yla yüzleşmek için.
Korkuyordum. Kazu'nun son bakışı gözümden gitmiyordu.
Ya sıradaki ben olursam?
Bu yüzden aptalca ama işe yarayabilecek bir plan yaptım.
Aiko'nun dikkatini çekecek biri gibi davranacaktım.
Mini eteğimi, dikkat çekici gömleğimi giydim. Aynada gördüğüm kişi ben değildim. Ama artık "ben" olmanın beni korumadığı açıktı.
Bahçede onu gördüm.
Her zamanki gibi rahat. Umursamaz. Hiçbir şey olmamış gibi.
Kalbim deli gibi atıyordu ama durmadım. Yanına yaklaştım ve aniden elini tuttum.
- Ne yapıyorsun sen? dedi sertçe.
Tam o anda bir araba kornası çaldı.
Aiko'nun babasının arabasıydı.
Cam indi. Bizi süzdü.
- Kız arkadaşın mı? dedi gülerek.
Bir an bile düşünmedim.
- Evet, dedim.
- Kız arkadaşıyım.
Adam memnun bir ifadeyle gülümsedi.
- Kendinize dikkat edin, dedi.
Araba uzaklaştı.
Sessizlik çöktü.
Aiko'nun eli kolumdaydı. Sertçe beni kenara çekti.
- Sen ne yaptığının farkında mısın? dedi alçak bir sesle.
Cevap vermedim.
Bir anlık bir kararla ona yaklaştım. Dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
Şaşırdı.
Ama sadece bir an.
Sonra karşılık verdi.
Bu... beni daha çok korkuttu.
Dudaklarımı çektiğimde yüzüme baktı. Gülümsüyordu.
Ama bu bir sevgi gülümsemesi değildi.
- Cesursun, dedi.
- Ya da çok aptal.
Sessiz kaldım.
- Bana yaklaşarak kendini koruyacağını mı sandın? diye devam etti.
- Yanlış hamle.
Bir adım yaklaştı.
- Ama hoşuma gitti, diye fısıldadı.
- Oyunu.
İçim ürperdi.
Bu bir flört değildi.
Bu bir meydan okumaydı.
- Deneyelim, dedi.
- Bakalım hangimiz önce vazgeçecek.
Aklım kaç diyordu.
Korkum bağırıyordu.
Ama geri adım atmadım.
- Tamam, dedim.
O an anladım.
Bu bir ilişki değildi.
Bu bir anlaşmaydı.
Ve ben, isteyerek ya da istemeyerek,
kendimi canavarın yanına bağlamıştım.
Ama onun bilmediği bir şey vardı.
Ben sadece korkan bir kız değildim.
Ben hayatta kalmak isteyen biriydim.
Ve gerekirse...
bu oyunu onun kurallarıyla oynayıp
ilk hamleyi yapan ben olacaktım.
Okulda herkes birbirini tanıyormuş gibi davranıyordu.
Ama gerçek öyle değildi.
Aynı bahçeyi paylaşmak, aynı koridorlardan geçmek insanları tanıdık yapmıyordu. Sadece aynı kalabalığın içinde kaybolmalarını sağlıyordu.
Eiko ile Shou da öyleydi.
Farklı sınıflardaydılar. Ders programları, öğretmenleri, hatta teneffüs saatleri bile çoğu zaman uyuşmuyordu. Aynı okulun içinde olmalarına rağmen yolları hiç kesişmemişti. Ne bir konuşma, ne bir bakış, ne de bir selam...
Eiko, Shou'nun adını bile bilmiyordu.
Shou da Eiko'nun yüzünü hiç fark etmemişti.
Biri kendi korkularıyla boğuşurken, diğeri okulun karanlık köşelerinde bambaşka bir gerçeğin izini sürüyordu.
Aynı binanın içindeydiler.
Ama farklı hikâyelerin içindeydiler.
Ve henüz kimse bilmiyordu:
Bu iki hikâye,
çok yakında...
aynı noktada kesişecekti.

Shou
Ders bitiminde okul her zamanki gibi yavaş yavaş boşalıyordu. Öğrenciler gülüşerek çıkıyor, öğretmenler odalarına çekiliyordu. Herkes evine gitme telaşındaydı.
Herkes... ama Shou değil.
Koridorun arka tarafında yürürken bir şey dikkatini çekti. Normalde kilitli olan o eski kapı... bugün aralıktı. Çok az. Ama fark edilecek kadar.
Shou durdu.
- Durun, dedi aniden.
Yui ve Kai birkaç adım ilerlemişti. Haru arkalarında kalmıştı. Hepsi dönüp ona baktı.
- Ne oldu? dedi Kai.
Shou başıyla kapıyı işaret etti.
- Bu kapı hep kilitliydi.
Yui kaşlarını çattı.
- Depo burası.
- Geçen hafta temizlik görevlisi bile girmiyordu.
Haru yaklaşıp kapıyı inceledi.
- Kilit kırık değil, dedi.
- Bilerek açık bırakılmış gibi.
Shou kapıya yaklaştı. İçeriden gelen koku yüzünü buruşturmasına yetti.
- Siz de hissediyor musunuz? dedi.
Yui burnunu çekti.
- Evet...
- Bu toz kokusu değil.
Kai rahatsız olmuş gibi güldü ama sesi yapaydı.
- Abartıyorsunuz. Eski okul sonuçta.
Yine de kapıyı iten o oldu.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerisi karanlıktı. Sadece küçük, yüksek bir pencereden solgun bir ışık süzülüyordu. Raflar, eski sıralar, kırık dolaplar... her şey düzensizdi ama rahatsız edici bir sessizlik hâkimdi.
- Girip çıkalım, dedi Kai.
- Merak ettim artık.
Bir adım attılar.
Sonra bir adım daha.
Shou'nun gözü yere takıldı.
- Durun.
Ama Yui çoktan fark etmişti.
- Bu ne...?
Yerde tek bir ayakkabı vardı. Çamurlu. Yeni sayılabilecek kadar tazeydi.
Haru'nun nefesi hızlandı.
- Burada kim ayakkabısını bırakır?
Shou ilerledi. Gözleri karanlığa alıştıkça detaylar netleşti.
Önce bir kol gördü.
Sonra bir yüz.
Sonra bir tane daha.
Yui'nin sesi titredi.
- Hayır...
- Hayır, bu gerçek olamaz...
Depoda cesetler vardı.
Birden fazla.
Bazıları üst üste konmuştu. Bazıları kenara itilmişti. Üzerleri gelişigüzel örtülmüş gibiydi. Ama bu bir panik değildi. Bu... saklamaydı.
Kai geri çekildi.
- Şaka yapıyorsunuz, değil mi...?
Haru duvara yaslandı. Yüzü bembeyazdı.
- Shou...
- Biz ne gördük böyle?
Shou diz çöktü. Yüzü ifadesizdi ama gözleri her detayı tarıyordu. Kurumuş kan izleri. Taşınmış bedenler. Kapının içeriden kapatılmış olması.
- Burası yeni değil, dedi sakin ama kesin bir sesle.
- Uzun süredir kullanılıyor.
Yui ağlamak üzereydi.
- Polise gidelim, dedi.
- Hemen.
Shou ayağa kalktı.
- Gideceğiz, dedi.
- Ama şunu bilin.
Üçü de ona baktı.
- Bu kapıyı açtığımız an...
- sıradan öğrenciler olmaktan çıktık.
Yui ağlamak üzereydi.
- Polise gidelim, dedi.
Haru da nefesini tutmuştu, dehşet içindeydi.
Tam o anda depo kapısının karanlık köşesinden bir ses yankılandı. Buz gibi bir tonla:
- Düşünmeyin bile!
Herkes irkildi. Siluet yavaşça ortaya çıktı: Aiko'ydu. Ellerini hafifçe kaldırmıştı, ama duruşu bile tehditkardı.
- Eğer bunu başkalarına söylerseniz... devamını siz tahmin edin.
Shou, Haru, Yui ve Kai bir anda dondu. Cesetler, kan ve soğuk sessizlik arasında tek bir gerçek vardı: Aiko'nun tehdidi karşısında hareket edemezlerdi.
- Şehirden uzaklaşın, dedi Aiko.
- Tekrar gelmeyeceksiniz. Ama merak etmeyin... bir gün tekrar karşılaşacağız.
Ve gerçekten de öyle oldu. Shou ve arkadaşları, Aiko'nun gücünü ve tehdidinin gerçekliğini hissetmişti, ama kimse polise gitmeye cesaret edemedi. Tek tek, sessizce depodan ve okuldan uzaklaştılar.
Ama herkesin amacı farklıydı. Çünkü Shou ve arkadaşları, bu karanlık okulun sırlarını çözmek için yeniden geri döneceklerdi; bazıları öğrenci, bazıları öğretmen kılığında üniversiteye katılacak, okulun içindeki gizemi ve tehlikeyi araştıracaklardı.
Artık oyun başlamıştı. Ve geri dönüş yoktu.

HainlerStories to obsess over. Discover now