Prolog

91 13 1
                                        

LYSSANDRA
Büyük görkemli kapılar ardına kadar açıldılar ve arabaya geçiş izni verdiler. Hapishanemin en önemli kısmı dış kapılarıydı. İçeride ne yaşanırsa yaşansın hiçbir şey o kapıları aşıp dışarı sızamazdı.
O kapıları kimse aşamazdı.
Araba tanıdığım yolda ilerlerken midem acıyla burkuldu. Buradan nefret ederdim.
Dünya üzerinde olmak istediğim son yerdi ama ne olursa olsun her defasında hep kendimi buraya dönerken buluyordum.
Araba eski cehennemimin önünde durdu, derin bir nefes alıp yalanlarla sarılı o muhteşem eve baktım. Ne zaman bu görkemli eve baksam aklıma gelen hatıralar yüzünden nefessiz kalıyordum. Dünyada bana bu kadar huzursuzluk veren yerin kendi evim olması üzücü bir durum aslında. Buraya evim bile diyemezdim, benim için her zaman sadece bir hapishane olarak kalacaktı. Kaçıp kurtulmam arkamda bırakmam gereken bir yer.
Ama yıllar geçtikten sonra bile kendimi yine buraya dönerken buldum. Bunu yapmak zorundaydım. Artık harekete geçmek zorundaydım kaçmak bir işe yaramıyordu.
Ve artık buradan giderken ardımda bıraktığım o küçük kız değildim.
Yavaşça evin önündeki merdivenleri çıktım. Aslında görkemli ve büyüleyici bir yerdi. Zaten Heavenhell'de ki çoğu ev böyleydi, eşsizdi. Her ailenin kendi geçmişinden izler barındırıyordu ve bu izler sadece acı doluydu.
Büyük kahverengi kapının önüne geldim. Kapıyı çalmama gerek yoktu sadece tokmağı çevirip kapıyı açmam yeterliydi ama kendimde o cesareti bulamıyordum.
Bunu yapabilirdim sadece derin bir nefes almam yeterliydi. Evin içerisinde kimlerin olduğunu biliyordum bu kadar gerilmemi gerektirecek bir durum yoktu. Yine de eski alışkınlıklardan kolay kolay vazgeçemiyordunuz. Bu eve her gelişimde olduğu gibi nefesim kesiliyordu yıllar sonra bunun değişiceğini sanırdım ama sanırım bazı duygular aynı kalıyordu. Derin bir nefes alıp içeriye adımımı attım.
Artık bundan geri dönüş yoktu.

Louboutin marka yüksek topuklu ayakkabılarımın sesi yürürken pürüzsüz mermer zeminde her bir adımımda kendinden emin bir şekilde yankılanıyordu. Eskiden korkakça ilerlediğim yerleri şimdi kendimden emin, korkusuzca geçiyordum. Beyaz mermerler döşenmiş parkeleri acelem olmadan yürüyordum. İki yanı saran görkemli büyük siyah merdivenleri geçip ilerledim. Cam kapıların ardından kadınların neşeli sesleri geliyordu ve bu birazdan değişmek üzereydi.
Çarşamba günleri onların toplanma zamanlarıydı bir araya toplanırlar ve sanki birilerinden hoşlanıyormuş gibi davranıp birbirlerinin açıklarını aralar ve onların dışındakilerin dedikodularını yaparlardı. Ve buradan çıktıktan sonra birbirlerinin arkalarından da konuşmaya devam ederlerdi.
Heavenhell kadınları kocalarına gerekli olan bilgileri toplamaya çalışıyordu. Burada herkes birbirinin açığını arardı. Bilgi güç demekti.
Odaya adım atıp daha fazla ilerlemeden omzumu kapının pervazına yasladım ve yıllardır gelmediğim salonun içerisini incelemeye başladım. Evde bir değişiklik dahi olmamıştı. Beyaz olan salonda nazik dokunuşlar, pastel renkler ve çiçek desenleri etrafı dolduruyordu. Üvey annem Sarah her ne kadar kabul etmesemde zevkli bir kadındı. Bahçeye açılan kapılar açık olduğundan içeriye esen rüzgar burnuma çeşitli çiçek kokularının ardında ona has olan yakıcı bergamot kokusunuda beraberinde getirdi. Her ne kadar çiçekle donatılsa da evin duvarlarına sinmiş olan o kokudan bir türlü kaçamıyordunuz. Üvey annem bu kokuyu geçirmek için bir sürü yola başvurmuştu ve yıllar geçse de koku hala aynı kalmıştı.
Beni ilk fark eden de o oldu. Gözleri şaşkınlıkla parladı ağzı yavaşça açıldı ve çay bardağını tutan eli titredi. Kimse fark etmeden kendisini toparladı ve yüzüne ne kadar çalışsa da başaramadığı o sahte gülümsemeyi kondurdu.
Ama gözler yalan söylemezdi ve üvey annem hiçbir zaman bana bakarken yüz ifadesini koruyamamıştı. Onu gafil avladığım için yüzüme bir sırıtış kondurdum. İsteksizce neşeli çıkartmaya çalıştığı sesi kulaklarımı tırmaladı.
"Ah, hayatım bu ne büyük bir sürpriz."  dudakları sevimsiz bir nezaketle kıvrıldı.
Çay bardağını masaya yerleştirdi ve öfkeyle bakan gözlerini gözlerime dikti. Ellerinin titremesini kimse görmesin diye kucağında birleştirdi. Tüm kafalar bana dönerken o burada ne işin var der gibi sol kaşını havaya kaldırdı. Onu görmezden geldim. Etraftaki yüzler bana şaşkınlıkla bakıyordu. Sanki geçmişten bir hayalet görmüşlerdi. Bir bakıma öyledi çünkü buraya 7 senedir adım dahi atmamıştım. Gidişimi hiç kimseye haber vermeden ortadan kaybolmuştum.
"Dönme vaktim gelmişti." diye yanıtladım hala kapı pervazına yaslanırken.
Birbirini seven aile üyeleri gibi davranmazdık ne o yerinden kalkıp bana sarılmaya geldi ne de ben bir adım atıp ona doğru gittim. İkimizde birbirimizden nefret ederdik.
Oturan kadınlara birer bakış attım, bazı yüzleri tanıyordum bazı yüzleri ise çıkaramamıştım ama pek umursadığım da söylenemezdi.
"Keşke uğrayacağını söyleseydin hazırlık yapardık." Ses tonu bu ani dönüşümden rahatsız olduğunu belli eder gibi gergindi.
Aklında dönen tüm çarkları görebiliyordum. Neden burada olduğumu, bunca yıl sonra neden döndüğümü merak ediyordu. Kızının da benimle birlikte dönüp dönmediğini merak ediyordu.
Dönmüştü, hepimiz geri dönmüştük.
Mavi gözleri sorularla doluydu. Bakışlarımı gözlerinden çekip yüzünde dolaştırdım.
Yılların değiştirmediği başka bir şey var ise o da yüzüydü. Hala tam 7 yıl önceki gibi duruyordu sanki hiç yaş almamış sanki zaman ona hiç uğramamış gibiydi. Hala güzel bir kadındı.
Ona verdiğim rahatsızlık anının biraz daha tadını çıkarttım. Daha sonra yaslandığım kapı pervazından ayrıldım, "Önemli değil, sadece odama bakmak için uğramıştım. Sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, iyi günler hanımlar." başımla hafif bir selam verip merdivenlere yöneldim. 

Uzun merdivenleri çıkarken arkamdan gelen fısıltıları duyabiliyordum sırıtışım yüzümde yayıldı ama merdivenlerin başına gelince yüzümden silindi. Aklımı bastıran anılara karşı savaştım ama hepsi bir anda üstüme gelmekten çekinmediler. Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerden arınmaya çalıştım koridorun sonundaki odaya ulaşana kadar durmadım. Bana ait olan bu yerde bile şeytanlardan saklanamazdım. O şeytanlar ne yapıp edip odamdan içeriye sızmayı başarırlardı.
Kapıyı açtığımda büyük bir nostalji dalgası yüzüme çarptı. Yedi sene önce nasıl bıraktıysam aynı şekildeydi. Hiç değişmemişti.
İçeriye adımımı atıp kapıyı arkamdan kapattım ve sırtım kapıya doğru yaslandı sanki vücudumu artık taşıyamıyormuşum gibi hissettim. 7 sene önceki o gece aceleyle bavulumu toplarken hissettiğim tüm duyguları yeniden hissettim. Her şeyin ağırlığıyla omuzlarım çöktü kapıdan uzaklaşıp yatağıma doğru ilerledim. Lila örtülerin üzerine oturdum. Masamda duran lise kitaplarım, panoda asılı olan fotoğraflarım, kitaplığımda bulunan okuma kitaplarım.
Yaşadığım kafa karışıklığıyla kaşlarımı çattım odamın yarısını kaplayan kitaplığım şimdi tamamen boştu. Buradan ayrılırken yanıma aldığım üç dört kitap dışında kitaplarımın hepsini bırakmak zorunda kalmıştım ve bu yeterince zor bir andı. Ama kitaplarımın neden burada olmadıklarını anlayamadım. Babamın ya da üvey annemin onları okuyacağını sanmıyordum ama belki de üvey annem sırf bana gıcıklık olsun diye tüm hepsini bir yere bağışlamış olabilirdi.
Kitaplarım bu berbat hayattan kaçmamın tek yoluydu. Sadece onları okurken kendi hayatımdan kaçabiliyordum. Buradan uzaklaşmış olmam bile bazı gerçeklerden kaçmamı sağlayamamıştı ama kitaplar geçici olsa da benim kaçış yolumdu.
İç çekerken yatağa uzandım. Gözlerim tavanda asılı olan yıldız çıkartmalarında gezindi ve onlarda takılı kaldı. Nefes almayı bir anlığına bıraktım. Bir anlığına onu düşünmemek için çırpındığım o küçük direncim kırıldı. Lacivert gözler tüm zihnimi işgal etti, güçlü tok gülüşü kulaklarımı doldurdu ve beni kendimden geçiren o kokusu burnuma doldu.
Ve yine o gizemli karanlık maviliğinde boğulmak istedim, hiçbir şeyin umrumda olmamasını diledim. Sadece onu istiyordum ve onda kaybolmak istiyordum, tıpkı eskiden olduğu gibi. Ama bunu yapamazdım artık her şey değişmişti ve bundan sonra olacaklar için de hiçbir şey yapamazdım. Onu düşünmek için kendime izin veremezdim. Zihnimi bir kez ele geçirirse tıpkı eskiden olduğu gibi kendimi ona kaptırabilirdim. Hızla gözyaşı dolan gözlerimi açtım ve yataktan doğruldum. Odanın içindeki başka odaya açılan kapıyı açıp kıyafet odama girdim. Burada her şey yerli yerindeydi. Hızla elbiseleri gömlekleri ayakkabıları geçip odanın sonuna geldim. Yere eğilip kalın kazakları kenara çektim ve kasayı ortaya çıkarttım. Evet odamda bir kasa vardı. Önemli ve pahalı olan her şeyi içinde tutardım. Kasayı açtığımda eski hayatımın yansımalarına baktım. Pahalı parlak taşlar, aile yadigarları, biraz nakit para. Ama o pahalı şeylerin hepsini geçip orta büyüklükteki artık paslanmış ve hiç bir maddi değeri olmayan olan demir kutuyu aldım. Benim için tüm o değerli eşyaların arasındaki en önemli parça buydu. Kutuyu tutarken ellerimin titremesine engel olamadım. En son istediğim şey ise bu kutuyu açmaktı ve bu kutuyu bir daha açacak güçte olup olmayacağımı merak ettim, sanırım bunu öğrenmek için önümde uzunca bir zaman vardı. Onu alıp kasayı geri kilitledim ve korkunç anılar peşime takılmadan önce bu lanet olası evden çıkmak için aceleyle koşturdum.


Şimdi ise başka bir evin önünde duruyordum. Krem renkli pencere pervazlarında çeşit çeşit renkli çiçek saksıları olan büyük kırmızı kapısıyla karşımda üç katlı bir ev duruyordu. Evin yan tarafından arkasına doğru ilerlerken açık olan mutfak kapısı yüzünden kızların sesleri geliyordu. Yüzümde istemsizce bir gülümseme belirdi.

Liana ellerini göğsünde kavuşturmuş sinirle Isabella'ya baktı, "Ah hayır tabi ki bu gece lazanya yiyeceğiz." diye sinirle konuştu.

Izzy artık uzun olan siyah saçlarını eliyle geriye doğru attı ve Liana'nın duruşunu taklit etti.

Geçen yıllar içerisinde hepimiz değişmiştik. Sadece görünüş olarak değil içten içe de çok değişmiştik. Her şeyimizi geride bırakmıştık ve bu o zamanlar ne kadar kolay gibi gelse de aslında hiç de kolay değildi. Sevdiğimiz her şeyi bırakmak zorunda kalmıştık.
Izzy eskiden hep kısa olan küt siyah saçlarını artık uzun kullanıyordu ve saçının her zaman bir tutamını sarıya boyardı. Çocukluğundan beri profesyonel atçılık yapardı ve hayatımda gördüğüm en iyi binicilerden biriydi hiç birimiz onun kadar iyi olamamıştık.
Ashley koyu sarı saçlarını artık açık kahverengi olarak kullanıyordu ve Stella bal köpüğü sarı saçlarına her zaman farklı bir renk attırırdı. İkisi de lisenin amigo kızlarıydılar ve çok iyi dans ederler her zaman bale ve dans üzerine profesyonel olmaktan bahsederdiler. Liana, görünüş olarak aramızda en az değişen kişi olabilirdi ama ela gözlerine baktığınızda aramızda en çok değişenin o olduğunu anlayabilirdiniz. En sakin ve sessiz olanımız oydu ta ki tenis kortuna adım atana kadar. Tenis oynarken bambaşka birisi olurdu, onu tenis kortunda izlemek her zaman büyüleyiciydi.
Benim ise herhangi bir şeyde iyi olmam önemli değildi benim kaderim daha ben doğmadan önce belirliydi. Her şeyde çok daha iyisi olmam beklenirdi asla bir başarısızlığa yer yoktu, her zaman en iyisi en başarılısı olmak zorundaydım.
Derin bir iç çekerek uzun zamandır kısa kullandığım saçlarımın arasından ellerimi geçirdim. Koyu renk tutamlara yıllardır alışamamıştım ve hiçbir zaman da alışamayacaktım. Ama böyle yaşamayı ben seçmiştim bu konuda sızlanmaya hakkım yoktu. Eskiden saç rengim doğal rengindeyken de kendimi tanıyamazdım, kim olduğumu bilmezdim.
Sahi kimdi artık bana aynadan bakan o gözler.

Derin düşüncelerim Izzy'nin sinirli sesiyle bölündü, "Ama annenin Gnocchi'sini çok özledim, onun gibi kimse yapamıyor ve onu yemeyeli çok uzun bir zaman oldu!" bir ayağını yere vurdu.
Gülümsemem yüzümde daha da büyüdü. Ne kadar zaman geçerse geçsin bu yemek kavgaları hep aynı kalıyordu. Uzun zamandır Leandra teyzeyi görmediğimiz için hepimiz onu ve yemeklerini çok özlemiştik.
Liana gözlerini devirdi.
"Onu yarın yapar bu gece bunu yiyeceğiz." eliyle boş lazanya kabını işaret etti.
Izzy kollarını vücudunda çaprazladı, "O zaman oylama zamanı." diyerek meydan okudu.
Ve birden altı yıl önceki hallerimize geri döndük. Her şeyden sızlanan ve tüm dertleri akşam yemekte ne yiyeceklerine karar vermek olan o gençlerdik, aslında hiç bir zaman tek derdimiz yemek seçmek değildi ama o zamanlar sanki tek derdimiz buymuş gibi davranır ve bu eve girip kapıyı arkamızdan kapattığımızda tüm o sorunlarımızı kapının dışında bırakıp sadece normal birer genç olurduk.
"Gnocchi diyenler el kaldırsın."
Izzy ve Ashley ellerini kaldırdılar.
"Lazanya diyenler." dedi ve kendi elini kaldırdı Liana.
"O kadar özledim ki çamur yapsa bile yerim. Ama bende onun lazanyasını istiyorum." dedi Stella elini kaldırırken.
"İkiye iki. Lyssa nereye kayboldu bir anda böyle?" Liana mutfakta etrafıma bakınarak beni aradı.

Kapının dışında duruyordum hala.
"Buradayım." diye seslendim.
Dördü de bana döndü.
"Hey, neredeydin bir anda ortadan kayboldun?"Stella'nın meraklı kahverengi gözlerinde biraz endişe vardı.
Omuz silkerken, "Küçük bir işim vardı onu hallettim." dedim.
Liana elini önemli değil der gibi salladı ve hemen, "Her neyse sence lazanya mı Gnocchi mi?" diye sordu.
"Bu da soru mu tabi ki lazanya." Diyerek yanıtladım onu.
Cevabımı duyup ellerini çırptı ve içeriye annesini çağırmaya gitti.
Izzy'e bakıp dudaklarımı üzgünüm diyerek oynattım buz mavisi gözlerini devirdi ve sandalyesine çöktü.
Kapının dışından içeriye doğru adımımı attım tanıdık pudra, çiçek ve temizlik kokusuyla sırıttım, işte burası evim diyebileciğim tek yerdi.
Kapıyı ardımdan kapattığımda tüm dertlerim tüm sıkıntılarım geride kalmıştı onları yarın düşünebilirdim şimdi ise gerçek ailemle biraz vakit geçirme sırasıydı.

Yalanlar ŞehriHistórias para pegar e não largar. Descubra agora