Bazen zaman, içinde kaybolduğum bir gölge gibi gelir bana. Saatler, dakikalar, günler… hepsi birbirine karışır. O kadar uzun bir süredir yaşıyorum ki, zamanın bana ne kattığını unuttum. Bazen sabahları, penceremin pervazında bulduğum yaprakların sararmış olduğunu fark ederim. Bazen de, her gün geçirdiğim yolları düşünürken içimde herhangi bir değişim hissi uyandırmaz. Sadece bir yerden bir yere gitmek gibidir yaşam. Yerli yerinde her şey, ama bir eksiklik var.
Malikânenin sessizliğine alışmıştım. Yalnızlık, öyle bir hal almıştı ki, artık bu geniş ve soğuk evin duvarlarının içindeki yankılar bana kalmış gibiydi. Bahçenin uzak köşesindeki eski havuzun kenarına oturduğumda, her şeyin ne kadar monoton olduğunu hissediyordum. Her sabah, her akşam, her an… Bir döngüydü. Hep aynı şeyler. Herkes bir yerlerde bir araya gelirken ben, kendi yalnızlığıma bürünmüş, en çok bildiğim yer olan malikânemde kaybolmuştum.
Bir gün, o günden önceki sabahlara benzer bir sabah, yine odamda yalnızdım. Kütüphanemin köşesinde yer alan eski tablo koleksiyonlarını kontrol ediyordum. O tablolar, her biri bana birer zaman dilimi gibi gelirdi. Her biri farklı bir döneme ait, farklı bir öyküyü anlatan; ama asla tamamlanmamış, eksik kalmış birer gizemdi. Bir an için her biriyle bir bağ kurmaya çalışırım. Ancak, hiçbirine tam olarak yaklaşamaz, sadece bir anlığına o gözlere bakar ve sonra geçerdim.
O sabah, başka bir tablo eklenmişti koleksiyonuma. Tabloların düzeni genellikle belli bir zaman diliminden seçilen eserlerle yapılırdı. Ama bu, farklıydı. Üzerinde kadife bir örtü vardı. Sanki bana ait olmayan bir şeydi. Bir yabancıydı. İçimde bir merak uyandı. Bu tabloyu, bu koleksiyona kimin eklediğini bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey, bir şeyin değişeceğiydi.
Örtüyü dikkatlice kaldırdım.
Ve karşımdaki… gözler.
Keskin, derin, bilinçli bir bakış.
Bunlar bir tablodan daha fazlasıydı. O kadar canlıydılar ki, neredeyse beni izliyor gibiydiler. Çektiğim her nefeste, sanki gözlerindeki o koyu bakışlar içime doğru işliyordu. Duygularımı harekete geçiren, uykumdan uyandıran bir bakış… Gözlerindeki derinliği kavrayamıyordum ama bir şeyleri hissettim. Bu resimde, bu gözlerde, bir gizem vardı. Bir çağrı. Sanki kaybolmuş bir şeyler vardı. Kendimi kaybolmuş gibi hissettim.
Gözlerimin önündeki tabloya yaklaşırken, elimi hafifçe tuvale dokundum.
Ve birden…
Bir soğuk rüzgar odada dolandı. Her şey bir anda sessizleşti. Tablonun etrafındaki havada bir değişim vardı. Yavaşça gözlerimi kapadım. İçimde bir titreşim vardı. Derin bir boşluk, bir bekleyiş. O an, her şeyin aniden kaybolmasını istedim. Bir şeyin yanlış olduğunu fark ettim. Tabloya bakmak, o gözleri izlemek beni farklı bir dünyaya çekiyordu. Aniden, bir fısıltı duydum. Ama sadece bir fısıltıydı.
"Taehyung…"
Ses o kadar tanıdıktı ki, sanki yıllardır duymadığım bir melodi gibi, bir zamanın yankısı gibiydi. Hemen kafamı kaldırdım. Gözlerimi açtım ama o an, her şey değişti. Sanki dünya, sessizce dönmeyi durdurmuştu. O fısıltı… beni çağırıyordu.
Bir ışık patlaması, her yeri aydınlattı. Bütün odanın içini doldurdu, gözlerimi tekrar kapatmam gerekti. Bu anın gerçek olup olmadığını bilememek, içimi sarmıştı. Ama sonra gözlerimi yeniden açtığımda… her şeyin değiştiğini fark ettim.
Tablonun içindeki adam artık yerdeydi. Yere düşmüştü. Başını kaldırıp etrafına bakarken, nefes alışverişi hızlıydı, sanki büyük bir şok yaşamış gibiydi. Ve onun gözleri… şimdi benden kaçmıyordu. Bir adım attım. Yanına çömeldim.
Kalbim deli gibi atıyordu. Sanki onu tanıyormuşum gibi hissettim. Ama bu… bu nasıl mümkün olabilirdi?
“O adam…” diye mırıldandım. “Resimdeki adam…”
Ağzım kurumuştu. Sesim titriyordu.
O gözler… içimde bir boşluk yaratmıştı.
Ve o adam, şimdi tam karşımdaydı.
“Bana bakıyor,” diye düşündüm, “ama ben kimim?”
O an, zaman yine bir anlığına durmuştu.
Kendi vücudumu hissedemedim.
Bundan birkaç saniye önce, bir tabloya bakıyordum. Şimdi, tam karşımda bir adam vardı.
"Kim…" diye sordu, ama sesi boğuktu.
"Kim… sen?"
Ve o gözlerdeki o tanıdık ama bir o kadar da yabancı bakışı gördüm.
Kendimi kaybolmuş hissettim.
Gözlerim, bu adamı neden bu kadar tanıdık hissediyordu?
Ağzım kuruyordu. Cevap veremedim.
"Ben… Kim Taehyung," dedim, ancak o an kendi ismimi telaffuz ederken bile bir gariplik vardı.
Ama o adam, sanki bunu duymamış gibi tekrar sordu.
"Sizdeki… o gözler."
Bana bakıyordu. Gözlerinde bir şey vardı. Bu bir soru değil, bir farkındalıktı.
Tablodaki gözler, beni tanıyordu.
Ve ben, kim olduğumu bilmiyordum.
---
Hadi bakalım, başladık bir şeye. İyi yerlere gelme dileği ile.
YOU ARE READING
Galatea | Taekook
Science FictionTaehyung ve Jungkook arasında kurulan bağ, sadece fiziksel değil, ruhsal bir bağdır. Bu bağ, hem geçmişin hem de geleceğin bir parçasıdır. Tabloda görülen gözler, bu bağlantının simgesi haline gelir. Jungkook'un kaybolmuş geçmişine dair bulmacayı çö...
