~1~

117 6 1
                                        

Dersin son zili nihayet çaldığında üzerimden bir yük kalkmış gibi hissettim. Ama dürüst olmak gerekirse, karnımdaki açlıktan başka bir şey düşünemiyordum. Tabii biraz da "Bugün ne heyecanlı bir şeyler olabilir?" sorusu zihnimin bir köşesinde dönüp duruyordu. Sınıfın boşalmasını izlemek hoşuma gidiyordu, bu yüzden acele etmiyordum. Herkes kantine ya da bahçeye doğru koştururken, ben masama yaslanıp bir süre daha beklemeyi tercih ettim. Çantamı toparlarken bir gözüm Elif’e kaydı.

Her zamanki gibi başını kollarının arasına almış, sıraların üzerinde uyuyordu. Gülümsedim. “Yine uykuya yenik düştü,” diye düşündüm. Ona bir şey demeden ayağa kalktım. Elif’i uyandırmaya çalışmanın ne kadar anlamsız olduğunu biliyordum. Zaten kendi istediği zaman uyanırdı. Hem belki bu sırada rüyasında daha maceralı bir hayat yaşıyordur, kim bilir?

Koridora çıktığımda kulaklarımı dolduran uğultu, okulun kaos dolu ritmini hatırlattı. Kalabalık sağa sola savruluyordu, kimi koşturuyor, kimi kendi arasında konuşuyordu. Kantine doğru yürümeye başladım. Ayaklarım otomatik olarak ilerlerken aklımdan bir şeyler geçiyordu ama net değildi. Genelde bu kadar çok düşünmezdim. Ama sanırım bu yıl her şeyin ne kadar sıradan olduğuna odaklanmıştım.

“Bu yıl her şey o kadar sıkıcı ki…” diye mırıldandım kendi kendime. “Sanki her gün aynı şeyleri yaşıyorum. Daha eğlenceli bir şey olmalı. Daha farklı bir şey…”

O sırada, hayal kurarken önümde biriyle çarpıştım. Yere düştüm. Tabii ki böyle bir anda bile başıma tuhaf bir şey gelirdi, değil mi?


Çarpışma o kadar ani oldu ki, ne olduğunu anlamadan kendimi yerde buldum. "Ah!" dedim, elimdeki cüzdan yuvarlanıp benden uzağa gitmişti. Bir saniye yere bakarken, bir saniye sonra önümde dikilen uzun boylu birini fark ettim. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu, kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Ama o yüz ifadesi! Şaşkın, biraz da "Ne oldu şimdi?" der gibiydi.

“Dikkat etsene,” dedi, sesi sert ama sinirli gibi de değil. Daha çok… ne bileyim, karışık duygularla doluydu.

“Pardon,” dedim hızlıca, elimle cüzdanımı bulmaya çalışırken. Çantam yere düşmüş, açıktı, ama kimin umurunda? Cüzdanımı buldum ya, gerisi teferruattı. Hemen kavradım ve ayağa kalktım.

Çocuk bir adım geri çekildi. Gözleri hâlâ üzerimdeydi ve ah, o bakışlar! Bir an göz göze geldik. Kalbim o anda minik bir hopladı. Onu tanıyor muyum? Yoksa sadece fazla mı yakışıklıydı? Neydi bu tanıdık his? Daha önce bir yerlerde karşılaşmış olabilir miyiz?

“Biraz daha dikkatli ol,” dedi bu sefer, sesi biraz daha yumuşaktı ama hala "Ne yapıyorsun?" tonu vardı.

“Şey, tamam. Olurum,” dedim biraz kekeliyerek. Söyleyecek başka bir şey bulamıyordum. Cüzdanımı sıkıca kavradım ve başımı salladım. Sonra hızla uzaklaştım. Ama itiraf edeyim, kafamda o çocuk kimdi ve neden bu kadar… garip hissettim? soruları dönüp duruyordu.

Tam uzaklaşırken Ah! Çantam! diye düşündüm. Geri dönüp çantamı aldım. Kalabalığın arasında hızla yürürken kendi kendime mırıldandım: “Bu kadar dikkat dağınıklığıyla nasıl yaşıyorum, gerçekten bilmiyorum.”

Ama işte bir şey vardı. Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Gözlerini aklımdan çıkaramıyordum. Bir şekilde, sanki hayatımın bir yerinde önemli bir yer kaplayacak gibiydi. Ya da belki fazla hayal kuruyorum, kim bilir?


Kantine vardığımda kaos tam gaz devam ediyordu. İnsanlar masalara doluşmuş, bir yandan yemeklerini yiyor, bir yandan da yüksek sesle konuşuyorlardı. Ortam, arı kovanı gibi uğuldayıp duruyordu. Ama o uğultuların arasında bir ses vardı ki, diğerlerinden tamamen farklıydı.

Yanlış Ailem Mi?!Stories to obsess over. Discover now