her günüm aynı geçiyordu. geceleri uyuyabilmek için tanrı'ya dua ediyor, alarmımın çalmasına birkaç saat kala anca uykuya dalabiliyor, bu yüzden de birkaç saatlik uykuyla tüm günümü geçirmek zorunda kalıyordum. hava sıcaklığı eksilerde olmasa beni kendime getirecek tek şey sabah karnımı doldurmak için içtiğim kahvem olacaktı. her sabah kalkar kalkmaz kahvemi içer, ardından duşumu alır ve yoluma koyulurdum. taşrada küçük bir kreşte çalışıyordum. hayatım boyunca çocuklarla aram her zaman iyi olmuştu, hatta en büyük hayalim de bir baba olmaktı. bu yüzden okul öncesi eğitimi bölümünü okuyup, mezun olur olmaz da çalışmaya başlamıştım. bu işi ve çalıştığım yeri çok seviyordum. birkaç arkadaş da edinmiştim; diğer öğretmenlerle, çalışanlarla, neredeyse herkesle aram çok iyiydi.
okula vardığımda hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu. öğrencilerimin aslında mışıl mışıl uyumaları gereken saatlerde yollarda olmaları canımı acıtsa da sisteme karşı gelemiyorduk maalesef. bir şekilde boyun eğmek zorundaydık. her zaman okula ilk gelen ben olurdum. çünkü bir yerlere geç kalmaktan ölesiye korkuyordum ve bu yüzden de nereye gideceksem gideyim bir saat öncesinde orada olmak zorunda hissediyordum kendimi. sınıfa girip üzerimdeki monttan kurtuldum önce. hava ne kadar soğuk olursa olsun çabuk sıcaklardım, ayrıca geç kalma korkumdan da hızlı adımlarla yürümüştüm, bu yüzden de terlemiştim ve sırtımdan kayıp giden ter damlaları yüzünden gıdıklanıyordum. montumu sınıftaki dolaba astıktan sonra camları açıp içeriye hava girmesini sağladım. terli kapüşonlum ve tam karşımdan gelen sabah esintisi tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. hasta olmak istemiyordum bu yüzden daha fazla üşümeden camları kapatıp öğrencilerimi beklemeye koyuldum.
ilk öğrencim sınıfa girmişti bile.
"öğretmenim! annem dün kimchi yaptı, size de getirmemi istedi."
minik öğrencimin küçük elleriyle bana uzattığı çelik kabı gülümseyerek aldım.
"afiyetle yiyeceğim yeonjun. annene çok teşekkür ettiğimi söyle." dedim minik kafasını severken. o da bana kafasını sallayarak karşılık verdi ve öğrencilerin çantalarını koyduğu büyük dolaba doğru yürümeye başladı. yeonjun çantasını askılığa asarken diğer öğrencilerim de yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. her biriyle sarılıp günaydınlaştıktan sonra sınıfa geçtik ve hepsi her zamanki yerlerini alıp heyecanla beni izlemeye koyuldular. onlarla aynı hizada olabilmek için yumuşak zemine çömeldim.
"bugün yeni ingilizce öğretmeninizle tanışacaksınız!" ellerimi birbirine çarpıp heyecanla onlara bu güzel haberi verdikten sonra gözlerindeki ışığın sönüşünü görmek beni üzmüştü. küçük bedenleri oldukları yere sindi.
"çocuklar, lütfen." dedim üzüldüğümü belli ederek. istemeden de olsa alt dudağım büzülmüştü. bir şeylere üzüldüğüm zaman alt dudağımı büzme gibi bir huyum vardı.
"ingilizce öğretmenimiz olmadığı için gönüllü olarak bunu yaptığımı biliyorsunuz. hem ingilizce dersi dışındaki bütün saatlerde beraber olmaya devam edeceğiz. hala sınıf öğretmeniniz olmaya devam edeceğim."
hiçbirinden ses ve tepki çıkmayınca konuşmaya devam ettim. öğrencilerimi rahatlatmalıydım. sonuçta bir sene boyunca beraber bir sürü şey yapmıştık ve haliyle bana da alışmışlardı. yeni bir öğretmenle tanışmak ve günlerini henüz tanımadıkları biriyle geçirmek onlar için zor olacaktı.
"öğretmenim, bizi bırakmayacaksınız değil mi?"
yeonjun'du bu soruyu yönelten. gözleri dolu dolu bana bakıyordu, tepemizdeki ışık gözlerini parıl parıl gösteriyordu. yeonjun öğrencilerim arasında bana en düşkün olandı. ona yurt dışında okuyan abisini hatırlattığımı ve bu yüzden bana yakın hissettiğini söylemişti. onun bana gösterdiği sıcaklığın karşılığını ben de onun üzerine düşerek vermeye çalışıyordum. babası vefat etmişti ve annesi de çocuğunun ve kendisinin karnını doyurmak için gece gündüz çalışıyordu. yurtdışında okuyan bir çocuğu da vardı ayrıca, ona da bakması gerekiyordu. tüm gününü işte geçirdiği için bazenleri yeonjun'u almaya gelemediği bile oluyordu. biz de o zamanlarda yeonjun'la oyunlar oynuyorduk. hava güzel olduğunda kreşin yakınındaki koca parkta beraber salıncağa binip sohbet ediyorduk. yeonjun daha 6 yaşında olmasına rağmen çok da akıllıydı. bir keresinde okulun yakınındaki çay bahçesinde otururken annesiyle konuştuğumda oğullarının babalarına benzediğini söylemişti. işte bu yüzden yeonjun benim için çok özeldi. onda kendimi görüyordum. onda kendi çocukluğumu görüyordum.
YOU ARE READING
middle of the night | markhyuck
Fanfictiontaşranın sakinliğinde, hayatı boyunca aşka dair hiçbir his taşımayan donghyuck'un hayatı, kreşe gelen gizemli ingilizce öğretmeni mark ile sarsılır. onunla birlikte ilk kez aşkın yakıcı gerçeğini, özlemin sızısını ve kalp kırıklığının acısını keşfed...
