neville

51 4 4
                                        

işte, şimdiden bir oğlum oldu. şimdi yeni bir deneyimin doruğundayım. oysa bir yandan yüzüme soğuk esinti bırakan bu buz, tenime yapışıyor ve onu kesercesine bağlıyordu kendine. rüzgarlar yakıyordu her bir yanımı, oysa daha yeni sancılandı dünya ve gözleri açılmamış bir yavru düştü kucağıma. ben öfkeyle izliyordum göğü o vakit, parmak uçlarımda kırmızı lekeler birikiyordu. yitip giden bir kanı duyumsuyordum en derinlerimde. tüm bunlar geçmişimin kayboluşuydu. porselen tabakların çıkardığı sesleri duyuyorum güneş tepeden sıyrıldığında, büyük bir yorgunlukla. soğuyan lacivertin uğultusu düşüyor yeryüzüne ve bilinmedik bir hüzün kaplıyor yaprakları. üstlerinde biriken damlacıklar ritimlerini kıstıkça kısıyor fakat yine de kaçamıyordu benden, duyuyordum hâlâ, ilk günmüş gibi yüreğimin göğsüme çarpışını ve kaburgalarımın nasıl da sıkıştığını.

ateş çemberi daralttıkça daraltıyor kimi zaman ve gökte beni kendinden uzaklaştıran bir şeyler doğuyor, o zaman kalkıp gidiyorum dört duvar arasına ve gizledikçe gizliyorum kendimi ki istenmedik seslere kapansın gözlerim. çoğaldıkça birikiyor endişelerim ve gerçeklik bana saatin vurduğu anı hatırlattığı gibi irkiliyorum, geçmişin ta kendisi izini yalnızca avuçlarımda bırakmıştı.

oysa percival yaşamın nabzının attığı nokta gibiydi. anın kaçamaklığı arasında en somut dokunuşlardan oluşuyordu, şimdi kayıp giden çarşaflar açığa çıkarmıyor sevgi dolu bir teni ve bileklerimden dirseklerime değin beni ürperten hiçbir rüzgar esmiyordu.

koyu halkalar hâlinde iniyordu bu renk, sevimsizliğinin arkasında gizli niyetler saklıyordu. çoğu duyguyu yalnızca kendine anlatıyor ve çevresinde gözyaşı dökülmeyen irislere kaçıyordu. tırnaklarıma teker teker biçmek istediğim anlamlara en çok kaçandı, percival ve o yaşamın buğusunu tek bir kıpırtıya indirebiliyordu. şimdi hindistanın ücra bir sokağında, gürültünün öbekleşip soluklaşmış perdelerde ağır ağır indiği, ki öylesine ki yaşam dahi kendinden şüphe duyardı, bir odadaydı. bir zamanlar çizgilerinin taştığı noktada kendisini duyardık oysa her şey bir cılızlığa bürünmüştü.

rhoda menekşeleri soldurdukça solduruyordu, bunun bir nevi istenç olduğunu söylüyordu. kalkıp karşısına oturduğunda, dünyaya baktığı noktada yeni bir eğrelti görülüyordu. şimdi kaldırımlarda attığı adımlar daha da basıyordu sertçe ve yüzler iğrençleşiyordu zihninin dizginlerinde. bu dizginler sarılıyor göğsünden boynuna kadar ve ensesinde bir nişanı gizliyordu. rhoda, yaşama duyduğu ürkekliği ancak böyle kendine atfedebiliyordu ve onu sıyrıklar içerisinde söndürebiliyordu. bu percival'a olan armağanıydı.

gözlerim yaşlarla doluyken pencereden bakıyorum, kim geçiyor oradan, hangi güzel oğlan bu? ve fark edeceğim her köşeye dizilmiş kara menekşeleri, istencin çöküşüydü bu.

attan düşmüş percival, kemiklerinin çatırdayışı ile yeni bir tanrı yaratabilirdim. toprağın çizdiği çemberlerle yaşamı simgelemiş, avuç içlerinde adımın olduğu noktaya kan kusmuş. percival sorgulanmayan baharı kendiyle birlikte çekip almıştı.

bir oğlum var şimdi, beşiğinin sallanışı ile ellerim uzanıyor yanaklarına, gözlerinde koca benek hâlinde açılan bir şeyler var, yüreğimdeki dinginliğin de sebebiydi. çoğu zaman başımı yasladığımda soğuk duvara, avuçlarımda duyumsadığım yumuşak tendir bana dünyayı hatırlatan. oysa beni adımla var olduğuma inandıran oydu.

insanlar içimden geçip gidebilirdi, uzaklanışını izlediğim anlarda düşüncelerim inceldikçe incelip görünmez bir hâle bürünürdü, bunları yüceliğe yorardım çünkü öylesine dikleştirirdi ki omuzlarımı, tanrının kişisel vaadini bir bedene büründürürdüm. şimdiyse çırılçıplağım ve o bedenimin kendisiyle baş başayım. üstüne bir başkası örtüldüğünde duyduğum yaşama olan tutku hafifletiyordu gerçeği, şimdiyse bir başıma çırılçıplağım ve ancak köşeye sıkıştığımda ve solgun bir gri düştüğünde üzerime, ancak öyle bakabilirdim kendime zihnimin kıskaçlarından olabildiğince sıyrılıp.

topuklarım zemine sertçe basıyor şimdi, bir oğlum var benden çoğalan ve beyaz bir sayfa misali güne doğan. bir kayıbın varlığıyla tereddütlerimi daha tanır oldum, şimdi dudaklarım bilgiç bir hâlde susacak ve ancak kendime varacağımı bildiğimde açılacak.

ve geriye dönmek nedir bilmeyeceğim, yıllar beni eskittikçe ve ben tereddütle sustukça, zaman da kıyılara yankılarla çarptığı an, soluk soluk gözlerle yanaşacağım kendime. korkunun sanını duymaz artık kulaklarım, her şey geride kaldı, percival kendisi ile bir parçam geride kaldı.

inançlarımdan, düşüncelerimden, tümcelerimden fazlasıyım artık. bir rüya gibiydi gençliğin kendisi, bu rüya öylesine gerçekçiydi ki insan kendine yabancılaştı. sorgun zamanlardan sıyrıldım, tövbekâr dillere de kanmaz oldum, bir şekilde dahil oldum hayatıma ve tanır oldum adımlarımı. hiç de düşlerini kurduğum gibi değildi, sessizlik ve sanatın kendisiydi benim dinim. yaşamı en çok nabzının attığı yerden severdim, şimdiyse durdu, durdum ve kaçındım artık. geriye benden bir sıfat kaldı, tümcelerle bitti işim.*

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Dec 31, 2025 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

dalgalarWhere stories live. Discover now