İyi okumalaaar
Burada bir ayağım eşiğin yanında, diğeri öbür yanında oturmuş, seoul sokaklarının üzerinde 22 katlı binadan aşağı doğru bakarken, elimde olmadan intiharı düşünüyordum. Kendiminkini değil. Hayatı, zorluklarına rağmen seviyordum. Daha çok insanların nasıl bu sona karar verdiğini düşünüyordum. Pişman oluyorlar mıydı? Yere çakılmadan ya da gözleri kapanmadan önceki o son anda küçük de olsa bir pişmanlık oluyordur mutlaka. Neden yaptım bunu? değer miydi? Belki halledebilirdim? Belki de ileride çok mutlu günler beni bekliyordu. Gibi gibi. Bence pişmanlık duyuyorlardı.
Bu sıralar ölüm hakkında çok düşünüyordum. Özellikle bugün. Sabah metroda eski sevgilimle yaptığım konuşma sonrası, daha doğrusu işittiğim hakaretler ve birbirimize ettiğimiz küfürler sonrası. Park Chanyeol. Eski sevgilim, hiç bitmeyen pişmanlığım. Aciz ve zavallı olduğum günleri hatırlatan yegane insan. Bir buçuk yıllık ilişkimize bir gece arkamda her şeyimi bırakarak veda ettim. Sadece İlişkimiz sorunlu, veya o sorunlu değildi aslında, tabi onun çok devasa hataları vardı ama bendeydi asıl sorun, bazen birinin hayatına girdiğiniz andan beri hep çıkmak istersiniz ya ben de öyleydim aslında. Hep gitmek istedim. Keşke hiç kalmasaymışım zaten. Ne olduysa onun yüzünden oldu.
Chanyeol hayatıma ilk girdiği sıralar her şey mükemmeldi. Annem, babam, güzel bir ailem, düzenli gittiğim okulum, sevdiğim bir işim vardı. Görünüşüm iyiydi, özgürdüm. Kısacası mutluydum. İnsanlara yardım etmeyi, sohbet etmeyi, gezmeyi çok severdim. Sonrasında her şey nasıl yıkıldı size yavaş yavaş anlatacağım. Chanyeolle ilk olarak bir arkadaş ortamında tanıştık. Üniversitede ikinci yılımdı, o zamanlar en yakın arkadaşım, kardeşim, çocukluğum ve en büyük kırgınlığımdan yaram olan Suho'nun doğum günüydü. Chanyeol ve Suho ortak bir arkadaşları sayesinde tanışmışlar. Yakınlaşınca da davet edilmiş. Uzun boylu, bakımlı, yakışıklı bir adamdı. Açıkçası ilk görüşte etkileyen sonrasınsa ise gözünüzün alıştığı tiplerdendi. Suhoya baktığımda halinden memnun görünüyordu. Işıl ışıl gözleriyle etrafındakilere bir şeyler anlatıyordu. Gözleri bana döndüğü sırada parmağımla terası gösterdim. Kafa sallayıp gülümsedi ve sohbetine devam etti. Ben de elimde biramla terasa çıktım. Arkamdan Chanyeol geldi. Kalabalıktan bunaldığını söyleyip masada yanıma oturdu. Hayat ve iş üzerine havadan sudan sohbet ettiğimiz sırada hiç beklemediğim bir hareket yaptı. Geceyi bir öpücükle taçlandırdı. Savurduğum yumruktan ettiğim küfürden sonra bile pes etmeden devam etti. En sonunda ben pes ettim, kendimi yumuşak öpüşüne kaptırdım, akşam serinliği ve içtiğim birkaç biranın bunda etkisi büyüktü. Dakikalarca birbirine yaslanmış bedenlerimizde kaybolduk. Parti bittiğinde herkesle birlikte o da gitmişti. Birkaç hafta hiç görmedik birbirimizi. Sonrasında geldi ve bana beni aklından çıkaramadığını söyledi. Ben unutmuştum bile ama o dağınık saçları ve utangaç gülüşüyle bana birlikte olup olamayacağımızı soruyordu, lal olmuş gibi bir şey diyemedim o da çekindiğimi sandı. Sonrasında hep geldi, ben adım atmadım ama o hep geldi. Hiçbir şey demedim, sevdiğimden emin değildim ama çekici bir erkekti ve ilgisi hoşuma gitmişti. Gizli saklı bir yıl geçirdik. Bir gün bana neden böyle olduğumuzu sordu. Benimle olmaktan mutlu değil gibisin dedi. Henüz yanında mutluluktan uçacak kadar kaptırmadım kendimi sana dedim. Kırıldı, umursamadım. Nasıl olucaktı böyle bilmiyordum, gizli saklı ne kadar devam edicekti? Ayrılmak istediğimi nasıl söyleyecektim. Ya herkese söylemek isterse. Ben cinsel kimliğimi kimseyle paylaşmamıştım, paylaşamazdım. Kaybetmekten korktuğum tek insanı yitiremezdim. Ama hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmaz. Hayat bunu bana en acılı yoldan öğretti.
İlişkimiz başlayalı bir yılı biraz geçmişti. Kutlamak istemişti, tamam demiştim. Ayrılalım diyecektim. O lanet olasıca gün bitirecektim bu ilişkiyi. Piknik için gittiğimiz yerde bir kız gözüme takılmıştı, Chanyeolun zorla yanağıma kondurduğu binlerce öpücükten biri sırasında arkaya bakarken gözgöze gelmiştik. Tüm gün onun kim olduğunu hatırlamaya çalışmaktan ayrılık konusunu bile açamamıştım. Eve girdiğimde odamdaki fotoğraf panosunun önünden geçtiğim anda o partiden birkaç resim hemen gözüme çarpmıştı. Kalbim yerinden çıkacaktı. Suhoya hediyesini verdiğimde, sarılırken arkada alkışlayan insanlardan biri vardı fotoğrafta. Kim olduğunu partide suhoya sormuştum. Flört ediyoruz demişti. Oydu. Minju muydu adı. Bir yıl olmuştu, hala konuşuyor olamazlardı. Fotoğraf elimde öylece beklerken telefonum çalmıştı. Suho arıyordu. Görüşmek istediğini, ağaç eve gelmemi istemişti. O iki adımlık yol o kadar uzun geldi ki, geri geri gidiyordum sanki, çocukken bisikletle beş dakikada gittiğim yolu arabayla yarım saatte gidebilmiştim. Usulca bahçeye girip ağaç evin merdivenlerini çıktığımda onu gördüm, beraber yaptığımız, karmakarışık boyadığımız tahta gemiyi masada ağır ağır çeviriyordu. Küçükken o gemi üstüne binip açılacağımız kadar büyük gibiydi, ikimiz birlikte taşıyorduk, şimdi küçülmüş gibi geliyordu, oysa ki biz büyümüştük. Kafasını çevirip bana baktı. Dudaklarını ıslattı ve üstünde tonlarca taş, toprak vamış gibi ağır ağır konuştu.
