❝Sizin kötü gözleriniz, sizin iftiracı diliniz tarafından
Ki, öylesine genç olan o masumu öldürdünüz.❞
-Lenore, Eap.
𓆸
1897, Japonya.
Şimdilerde bunu çok sık yaşıyordum; okurken birden kalkıyor, paltomu üstüme geçirdiğim gibi konakladığım evden çıkıyor, kendimi boş arazilere atıyor, hızla ve giderek daha hızla, bitkin düşüp dizlerim beni taşıyamayıncaya, şakaklarımda belirgin bir ağrı oluşana kadar koşuyordum.
İşte kiraz ağacını da tam o vakit keşfettim.
Öncesinde ya çok hareketli bir sohbetin ortasında donup kalıyor, söylenenleri algılayamıyor, soruları uymuyor, aklımı yitirdiğimi hissediyordum.
Biraz dinlen, buna ihtiyacın var dedim kendi kendime.
Ve işte, buradayım.
Burası Hokkaido'nun içinde bulunan Matsumae kasabası. Geniş bir nüfusu yok, yeterli büyüklükte, munis bir kasaba. Başka ülkeden olanlar pek bilmez burayı. Ben dahi bu ufak yerleşim yerini yeni yeni tanımaya başlıyorum.
Gün, sabahın ilk ışıklarında başlar ve hareketli geçer. Burada barındığım bir hafta boyunca deneyimlediğim kadarıyla, insanlar büyük şehirlerdeki -geldiğim şehir olan Seoul gibi- yerlere kıyasla daha samimi. Telaş barındıran bu kasabanın tek derdi geçimlerini sağlayıp mutlu bir hayat sürebilmek. Belki küçük bir kasaba olduğundandır bilinmez, insanların hepsi birbirini tanıyor. Evler ise geleneksel. Boş ve geniş bir alan, sürgülü dolaplar ve kapılar, katlanan minderler. Ayrıca üstümdeki pahalı kumaş paltoya zıt olarak buradakilerin giydikleri daha geleneksel ve klasik.
Şimdiye dek bu kasabada geçirdiğim günlerin her biri, zihnimde yerleşmeye başlamış bir karmaşanın içinde kayboluyor. Günün erken saatlerinden itibaren sokaklarda dolaşıyor, kimseyle konuşmamaya özen göstererek çevremi inceliyorum. Gözlerim sürekli bir şeyler arıyor; neyi bulmaya çalıştığımı bilmiyorum ama huzurla alakalı bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Kendimi sürekli hareket halinde tutarak düşüncelerimi susturmaya çabalıyorum.
O sabah da aynıydı. Kitap okuma niyetiyle uyandığım halde birkaç sayfa sonra zihnim bulanmış, kelimeler anlamını yitirmişti. İçimde yükselen boğucu bir hisle, paltomu hızlıca omuzlarıma atıp evden çıktım. Soğuk hava, suratımı keskin bir tokat gibi karşıladı. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeksizin yola koyuldu.
Kasabanın çıkışına doğru yürürken, aklımı dağıtmak adına etrafımı incelemeye çalışıyordum. Çatılarındaki karla örtülü geleneksel Japon evleri, dar taş yollar ve ara sıra geçip giden birkaç at arabası... Her şey buraya aitmiş gibi kusursuz bir uyum içindeydi, yalnızca ben fazlalık gibiydim.
Yine de duramadım, adımlarım hızlandıkça içimde biriken enerjiyi boşaltır gibi hissediyordum. Soğuk havayı ciğerlerime çekerken, taş yolların yerini toprak bir patikaya bıraktığını fark ettim. Önümde bir yamaç uzanıyordu; tırmanırken etrafımda yalnızca ağaçların uğultusu ve ayak seslerim yankılanıyordu.
O an durdum. Yorgunluk tüm bedenimi sararken, gözlerimin önünde bir ağaç belirdi. İnce dalları, üzerindeki pembe çiçekler ve altındaki huzur dolu görüntüsüyle yalnızca bir ağaç değil, başka bir dünyaya açılan bir kapı gibiydi. Dallarına uzanan gün ışığı, gölgesini yere nakış gibi işlemişti. Kendimi onun büyüsüne kaptırmış, ne kadar zamandır ona baktığımı bilmeden yere çökmüşüm.
Kitabımı yanımdan çıkardım, kapağını aralayıp sayfalarına göz gezdirdim. Burada oturmak ve hiçbir şey düşünmeden okumak, kaç zamandır peşinde olduğum huzuru bana getirebilirdi. Ancak o an, nereden çıktığını anlayamadığım bir ses beni yerimden sıçratmıştı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
kiraz çiçeği, taekook
FanfictionNe tuhaf şey kiraz çiçekleri altında yaşıyor olmak! - angst.
