1/ARTIK EVİN YOK

2.6K 66 15
                                        

Herşey kurgudur.

15. yüzyıl kölelik çağ olan evrenimize hoş geldin. Umarım, beğenirsin.

Malsef ki hangi yılda olursak olalım kadına şiddett ve ta#iz(tecav#z)var. Bu kitap şiddet unsurları bulunur şimdiden uyarı...

_____________________________

Cennet Çiçeği köyümüz hiçbir ülkeye bağlı değildi; kendince bağımsızdı. Ama kimsenin bilmediği, herkesin güneş doğunca sandığı günlerden birinde, köy işgal edilmişti. Köyü alsalar bize sorun değildi; ama aileler biliyordu ki çocukları alacaklardı.

Herkesin korktuğu, dev gibi adamlar basmıştı köyü. Tek bir insanın bakışı bile kaderi değiştirebilirdi; hatta hiç beklemediğin bir anda özgürlüğünü alabileceklerini sanmadan yaşamak gerekiyordu. Trajik... Pek çok can yakacağı akıllara gelmezdi.

Cennet Çiçeği köyün adıydı, fakat o gün Cennet isimli köyü adeta Cehenneme çevirmişlerdi. Ortalık can pazarına dönmüş, herkes koşabildiği kadar koşuyordu.

Annemin elbisesinin üstü beyaz gömlek, altı ise uzun, koyu kahverengi etekti; yere yakındı. Bodice açık kahverengiydi. Saçını omuzlarını sıkıca saran wimple tamamlıyordu. Bileğimi sıkıca tuttu. Korkuyla, ağır ağır nefes alıyordu; öteki eliyle karnını tutuyordu.

"Kızım, gel benimle..."

Annemin yüzüne baktım. Koyu kızıl saçlarım dağınık ama aynı zamanda düz bir hâlde duruyordu. Çocuk olmama rağmen keskin siren gözlerim yoğun dikkat çekiyordu. Soluk, nerdeyse saydam tenimle, beyaz, dizlerime kadar uzanan elbisem birleşince oldukça narin bir görüntü ortaya çıkıyordu.

"Anne, nereye?"

Annem beni çekiştirerek eve doğru götürdü. Ahşap, koyu kahverengi kapıyı itti.

Ev çamur ve kerpiçten örülmüş, ahşapla desteklenmişti; çatısı samanla kaplıydı. Tek odalı evimizin içine ayak bastığımda, annem hızla kapıyı kapadı, gıcırtısı odada yankılandı. Zeminde eski, hasırdan dikdörtgen bir halı seriliydi; adımlarımın sesi halının üstünde boğuluyordu.

Koyu kahverengi, ağır ahşap masa ve sandalyeler yerleştirilmişti. Masanın üzerinde beyaz-sarı ekose desenli bir sofra, üzerinde küçük bir vazo vardı. Vazonun içindeki buket, henüz taze koparılmış lavantaların keskin kokusuyla odanın havasını dolduruyordu; nefes aldıkça buram buram yayılan koku ciğerlerime işliyordu.

Odanın köşesinde tahtadan bir kova duruyordu; berrak su içinde hafifçe dalgalanıyordu. Yanında küçük bir metal kova, paslı ve çürümeye yüz tutmuş görünüyordu. Bir duvardan diğer duvara gerilmiş ip üzerinde annemin diktiği elbiseler sallanıyor, hafifçe rüzgarla titriyordu.

Zeminde tahtadan eski bir sandık vardı; içi, kuru ekmek ve kurutulmuş yiyeceklerle doluydu. Sandığın hemen yanında kapağı olmayan bir dolap yer alıyordu; içinde tahta kaşıklar, ağır tabaklar ve birkaç sade vazo özenle dizilmişti.

Babam birden ayağa kalktı. Ağır adımlarla bize doğru yaklaştığında, kızıl ve gür saçları alnına düşmüş, gözlerini gölgelemişti. Geniş, gri kumaş pantolonu bol duruyor, açık bronz gömleği tulum kemerleriyle omuzlarına sıkıca oturuyordu. Odada sert bir rüzgâr esmiş gibi, varlığı aniden ağırlaştı.

Annem, gözlerinde beliren korkuyla ona baktı. Dudakları titriyordu.

"Kızımız çok küçük... Onu almazlar, değil mi?" dedi. Sesinde çaresizlik vardı; gözyaşlarına aldırmadan burnunu çekti, titreyen eliyle yüzünü kapattı.

Bir FermanWhere stories live. Discover now