Kayıplar ve Kazançlar

117 24 17
                                        

bölüm1

13 yıl önce, D.O.K. Üs'ü.

Silah sesleri her yerdeydi. Ufacık bir bedene sıkışmış, kocaman ruhu olan Güneş, konuşamıyordu. Korkudan tir tir titriyordu. Yanındaki ikizine daha çok sarıldı. Annesi onlara, özellikle Güneş'e 'Sesini yutarsan sana istediğin beyaz önlüğü alırım.' demişti. Güneş kopyası ile dolaba saklanmış ses çıkarmamaya özen gösteriyordu. Ses çıkmasın diye içine içine ağlıyordu. Biliyordu, annesi alacağım dediyse alacaktır o önlüğü, kurtulacaklardır buradan.

Güneş inanıyordu. Annesi onu ve yanında kendinden daha cesur her an saldırmaya hazır bekleyen replikasını kurtaracaktı.

Babası... Ah, babası yine hangi cehennemdeydi acaba?

Bir çığlık sesi duyuldu. Bu çığlık annesine aitti. Gece saklandıkları dolabın ufak aralığından annesine baktı. Adamlardan biri annesinin, hayran bırakan sarı saçlarından tutmuş, var gücüyle arkaya çekmişti.

"Kızlarımı rahat bırakın!" diye haykırdı kadın, canının yandığını belli eden bir tonda. "Onların bir suçu yok!"

Dolabın aralık kalan kısmından annesine diz çöktürmüş ve kafasına silah dayanmış olduğu ayan beyan ortadaydı. Kızlar korkudan titreyerek izliyordu annelerini o aralıktan.

Annesinin o halini gören Güneş daha çok ağlamaya başladı. Ama içinde ne kadar fırtına koparsa kopsun sesi çıkmıyordu. Ses çıkarmamasını söylemişti ona annesi. O ikizi Gece'nin aksine annesini hep dinlerdi. Uslu kardeşti o. Gece bir anda, Güneş'ten ayrılıp dolaptan çıktı ve adamlardan birinin bacağına var gücüyle tekme attı. Adam beklenmeyen darbe ile biraz sendeledi ama yere düşmedi bile. Yanında cesurca boy gösteren kıza yukarıdan, aşağılayıcı bir bakış attı.

Elini kulağına koyup, kızların anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi, sonra yanında ki adamlar Gece'nin çocuk bedenini alıp kapıdan çıkardılar. Cesur kardeş Gece ne kadar direnirse dirensin adamlar onun on katı büyüklüğündeydiler. Küçük Gece'nin onlara karşı hiçbir şansı yoktu.

Annesi daha çok bağırmaya başladı, ama hareket edemiyordu. Yapılan habersiz baskın herkesi mahvetmiş, Üs'te, yaşayan insan bırakmamıştı.

Korkulan oldu ve dışardan bir silah patlama sesi geldi. O anda küçük kızın ikizinin çığlıkları kesildi. Koca bir sessizlik çöktü, yatak odasına. Kimse ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Annesine silah doğrultan adam elini kulağına bastırıp yine anlaşılmayan şeyler söyledi.

Güneş hala, ses çıkarmıyordu. Gözlerini kapattı ve içinden en sevdiği şarkıyı mırıldanmaya başladı. Yavaş yavaş, çığlık seslerinden uzaklaştı, hayal dünyasında, annesi ve ikizi ile beraber bebeklerle oynamaya başladı. Güneş, özel tasarım tıpa tıp kendisine benzeyen bebeğin sarı saçlarını özenle tarıyor, ikizi bebekler için mama hazırlıyordu. Annesi bir köşeye oturmuş, her zaman yaptığı gibi dosyalara bakıyor, notlar alıyor, arada bir kızları kontrol edip gülümsüyordu. Gece, kendi bebeğini alıp beslemeye başladı. Güneş da işini bitirip ikizine katıldı. Herkes mutluydu.

Ta ki annesini çığlıklardan, iki kızından, işinden, hayattan uzaklaştıran silah patlama sesine kadar. Güneş, hayallerinden uzaklaşıp kafasını küçük aralığa doğru yaklaştırdı. Annesi de adamlar da gitmişti. Yerde sadece kan kalmıştı. Azıcık bir kan.

Hemen dolaptan çıktı. Annesinin odasında son bir kez dolaştı. Küçüktü belki, çocuktu. Ama her şeyin farkındaydı. Ölümün ne olduğunu bilecek kadar çok şahit olmuştu. Denekler sürünerek hatta bazen, yalvaran çığlıklar atarak ölürlerdi burada. Gece uyutmayan çığlıklarla.

Artık yoklardı. İkiz de annesi de. Gitmişlerdi. İkisi de.

Annesinin çalışırken giydiği, Güneş'in sürekli giymek istediği, beyaz önlüğü aldı sarılarak odadan çıktı. Annesinden kalan tek şeyin o önlük olacağından habersiz.

Kocaman Üs'ün her yerinde ölü bedenler akan kanlar ve yarım kalan korkutucu deneyler vardı. İkizi ile ortak odasına doğru yürüdü. Hala içine ağlıyordu. Sesi çıkmıyordu.

Annesinin, farklı ülkelere çalışmak için gittiğinde kendisini özlerlerse yazmaları için verdiği defteri ve kardeşinin en sevdiği oyuncağı alıp, kocaman bir çantaya koydu, ikizinden kalan son eşyanın bu küçük bebek olacağını bilmeden.

Ve sonra küçük dünyasından çıktı, son çıkışı olduğunu bilmeden.

O gece hiç durmaksızın yürüdü. Bir ışık, bir ev, bir yemek belki de bir yol arkadaşı bulmak umuduyla. Hiçbir şey çıkmadı karşısına. Ne ışık, ne ev, ne yemek ne de bir yol arkadaşı.

Bir gecede büyüdü küçük, şımarık, masum, çenesi düşük, neşeli, olaylardan bir haber olan Güneş. 

Gerçek dünyaya adımını attığı zaman.

 Annesini ve ikizini kaybettiği zaman.

Düşündü, sadece düşündü. Ne yapacaktı? Küçük çocuklar ne yapardı annesi ve kardeşi olmadan? Yaşayabilir miydi?

Elbette yaşayacaktı! Küçük Güneş, yaşama hevesi ile dolu neşeli bir kızdı. Yaşayacak, annesini gururlandıracaktı, ne kadar annesi göremeyecek olsa da.

Yürüdükçe yürüdü. Nereye olduğunu bilmeden. Şehir merkezinden epey uzak bir yerdeydi Üs.

Günlerce aç kaldı, yiyecek bir şeyler bulamadı. Hazıra alışık bir kızdı. Her şey, görevliler tarafından onlar için yapılırdı.

Günler sonunda bir araba durdu, yol kenarına kocaman bir çanta ile oturmuş kızın yanında. Beyaz ve oldukça pahalı bir arabaydı. Arabadan, orta yaşlı bir kadın indi, Güneş'in yanına gelip omzunu okşamaya başladı.

Güneş, bitap düşmüştü. Hareket etmeye mecali kalmamış, artık ölümü beklemeye başlamıştı.

"Kayıp mı oldun küçük?" Diye sordu arabadan inen orta yaşlı kadın. Güneş omuz silkti. Konuşmak istemiyordu. Annesinin kızına son sözü, "Sakın konuşmayın, bir kere olsun beni dinleyin ve sessiz olun!"du çünkü.

Kadın etrafa bakındı. "Yakınlarda ev yok, burada mı yaşıyorsun?" dedi bu defa ilgiyle. Güneş, yine omuz silkti.

"Konuşamıyor musun? Epeyce de tatlı bir kızmışsın sen. Adın ne bakayım?"

Güneş kafasını yerden kaldırıp kadına baktı. Kadın bir cevap bekliyordu ama Güneş yine omuz silkip kafasını yere eğdi. "Sanırım konuşamıyorsun," kadın ellerini beline koyup bekledi. "Seni buradan götürmemi ister misin?" diye sordu.

Güneş için cevap çok basitti. Annesine ve kardeşine mezar olan yerden gitmek istiyordu.

Sadece kafasını salladı ve kadının kucağına alması için kollarını iki yana kaydırdı. Kadın küçük kızı kucağına alırken çantasını da aldı.

 Güneş'i arka koltuğa oturtup, kendi sürücü koltuğuna geçti.

Yolda giderken arada bir dikiz aynasından Güneş'i kontrol ediyordu. Ama Güneş sadece önüne bakıyor, annesinin çığlıklarını nasıl kafasından atacağını düşünüyordu. Bilmiyordu ki o çığlıklar 13 sene boyunca uyutmayacak onu. O çığlıklar her gece yatağını mezara çevirecek.

"Seni eve götüremem, çünkü bu yasalara aykırı. O yüzden seni çocuk yetiştirme yurduna götüreceğim." Kadın yaptığı her şeyi Güneş'e tane tane açıklıyordu. Bunlar Güneş'in umrunda değildi. Güneş'in umrunda olan tek şey, annesinin kendinden istediği şeyi yerine getirmekti.

Susmak.

O gün Gece karanlığın gürültüsüne, Güneş ise aydınlık şehrin sessizliğine mahkum edilmişti.


İlk bölümm.

bu hikaye gidişatı için önemli bir flashback asıl bölüm 2 gibi

Hayal-İStories to obsess over. Discover now