Giriş

9 3 0
                                        

Tarih - 05.07.2063

Hiçbir zaman Tanrı'ya inanmamıştı. İnansa bile güvenmemişti. Hiç kimseye, hiçbir zaman güvenmemişti. Bugün de farklı olmayacaktı. Her güne bu cümleleri düşünerek başlardı.

Çalan telefonunu açıp kulağına götürdüğünde zaten duyacaklarını tahmin edebiliyordu. Açmak istememişti, istemiyordu, fakat o tuşa basmıştı artık. Hafiften içini çekerek gözlerini gezdirdi etrafta, dikkatini dağıtmak istercesine.

Güneş yerini çoktan terketmişti. Panayırdaki ışık gökyüzünü kaplamış, ayın yerini almıştı. Çalan melodilerin arasında oradan oraya koşuşturan çocukların kahkahaları herkesin içini ısıtıyordu. Huzurlu bir geceydi, uzun süreden sonra.

Uzun sürmeyecekti belli ki.

Arkadaşının sesini duyduğunda sakinliğini korumaya çalışıyordu, adımları rahatça panayır alanında gezinmeye devam etti. Neden aramıştı? Çok da güzel bir akşam geçiriyordu halbuki. Çok hoş bir kızla bile tanışmıştı ve şimdi bu adam gelip her şeyi mahvetmek zorunda mıydı?

"Rahatsız etmiyorumdur umarım." dedi telefondaki adam utanmadan.

Dilini şaklattı. "Utanmaz herif."

Aldığı cevap büyük bir kahkaha oldu. Adamın her nefes alışında muhteşem olan gününün giderek kararmaya başladığını hissetti. Adam zar zor gülmeyi bıraktığında söylediği cümle ise ilgisini çekmeyi başarmıştı.

"Şaşıracaksın fakat seni düşündüğün sebeple aramadım."

Aramasının sebebinin kız kardeşi olduğunu düşünmüştü, her zamanki gibi. Birkaç gün önce kız kardeşine evlilik teklifi ettiğinden beri sürekli bu konuyla ilgili rahatsız ediyordu onu. Bunun sadece aralarındaki bir sözleşme olduğunu ve ciddi bir ilişkileri olmadığını bilse de yakın arkadaşının kız kardeşiyle evlenecek olmasını bir türlü kabul edemiyordu. Utanmaz arkadaşıysa sürekli bu konuyu gözüne sokup duruyordu. Ve şimdi, günler sonra, başka bir konuyu konuşmak için mi aramıştı?

"Vay be, sonunda. Ne istiyorsun yine?" dedi sesinin çok heyecanlı çıkmamış olmasını umarak.

Bu sefer aldığı cevap ise bir kahkahadan çok daha farklıydı. "Oradan hemen çıkmalısın." Az önceki ses tonu bir anda tamamen değişmişti. Adam birden sırtından soğuk terler akmaya başladığını hissetti.

"...Ne?"

"Az önce kameralarda garip bir hareketlilik fark ettik. Hemen çık o bölgeden."

"Ne demek hemen çık? Daha açıklayıcı konuş. Ben gidersem siviller ne olacak?" sesi düşündüğünden yüksek çıkmıştı.

Arkadaşı birkaç saniye sessiz kaldı. Belli ki şimdi söyleyeceği kelimeleri dikkatli seçiyordu. Ya da ne kadar bilgi verip vermeyeceğini. "Hedeflerindeki kişi sensin. Siviller için bir ekip zaten sahada bulunuyor. Şimdi bana lafımı tekrar ettirme ve çık ora—"

Arkadaşı sözünü bitiremeden panayır alanını bir patlama sesi doldurdu ve telefon bağlantısı kesildi. Bir anda tüm insanlar oldukları yerde donup kaldılar, ne olduğunu anlamaya çalışırcasına. Sonra bir patlama sesi daha geldi, ve bir tane daha. Şimdi insanlar oradan oraya kaçışmaya başlamışlardı.

Bir an ne yapacağını şaşırdı. Aklına ilk gelen şey insanları sakinleştirmeye çalışmak olsa da arkadaşının sözlerini hatırladı. Hedeflerindeki kişi sensin. Patlamaların neden olduğunu şimdi anlamıştı, tüm bağlantıları kesiyorlardı.
Bu sözleri düşünmeye bile vakti olamadan koşabildiği kadar hızlı koşmaya başladı. Nereye bilmiyordu. Tek bildiği hemen saklanması gerektiğiydi. Görmüştü. O karmaşanın arasında onu izleyen bir çift lavanta gözü görmüştü gecenin derinliğinde. Vahşi bir hayvanın avını kovalaması gibi izliyordu onu. Şimdi bile, koşarken, arkasından hiç ayak sesi duymasa da takip edildiğinden adı gibi emindi.

Panayır alanından uzaklaştığında kendisini gecekondularla dolu arka mahallelerden birinde bulmuştu. Önce iki binanın arasında bulduğu dar bir aralık buldu kendine saklanmak için. Birkaç saniye bekledi. Hiç ses yoktu hala. Rahatlamasına izin vermedi. Biliyordu. Orada olduğunu biliyordu.

Ne kadar beklese de bir ses duyamamıştı. Göz ucuyla aralıktan sokağa baktığında ise bir gölge fark etti. Onun olduğu tarafa doğru yürüyordu. Fark edilmiş olabilir miydi?

Şimdi bilinçsizce nefesini tutmuştu arkasını dönmeye hazırlanırken. Sırtını binanın duvarından çekip geri bir adım attı. Vücudunu çevirdiğinde ise hazırlıksız yakalanmıştı. Eski italyan stilettolarından biri boğazına dayanmıştı. Bu o kadar hızlı olmuştu ki eğitimli bir asker olmasına rağmen gelen bıçağı da sahibini de anca fark etmişti. Katilinin bir AI olabilmesi ihtimali geldi aklına önce, tek bir nefes sesi bile duyamamıştı. Yine de bir insan da olabilirdi belki de. Ne fark ederdi? Sonuçta hala hayatta olması bir mucizeydi. Bu kadar hızlı silah kullanabilen birinin onu şimdiye kadar öldürebilmesi gerekirdi.

Onu daha da şaşırtan ise bıçağın sahibi olmuştu. Gölgelerin arasından çıkan kızın kendisi de gece gibi karanlıkla çevrelenmişti. Baştan aşağı simsiyah bir pelerini vardı, bir ölüm meleğini andırıyordu. Uzun siyah saçları hafiften gözlerine giriyordu. Yüzü bir insan denemeyecek kadar güzeldi. Yüz hatları ne doğuluydu, ne batılı. Ten rengi ne açıktı, ne koyu. Lavanta rengi gözlerine şimdi yakından bakıyordu ve içinden büyülenmemeyi diliyordu. Çok geçti. Bu panayırda tanıştığı kızdı.

Dans ettiklerinde yüzünü görememişti. Giydiği beyaz şal elbisesini yine şaldan, gözlerini kapatan, bir maske ile tamamlamıştı o zaman. Maerilerin geleneksel kıyafetlerinden biriydi. Tüm elbise altından motiflerle süslenmişti. Aslında herkes o şekilde giyinmişti, bu gece özel bir geceydi ne de olsa. Her yazın ilk perşembesinde başlardı Sesha kutlamaları. Bir hafta boyunca kutlanan bayram artık anlamını yitirmeye başlasa da, savaştan önce insanlar bu günlerde kırık cam parçalarını bir araya getirip ışık gösterileri düzenlerlerdi. Işığın artık bu hayatta olmayan yakınlarına öbür dünyada yol göstereceğine inanırlardı. Yaşadıkları onca savaştan sonra ise bunu yapmayı bırakmaya başladılar, dünya ışığını giderek kaybetti. Fakat bu gece tanıştığı bu kızın gülümsemesi bu düşüncelerin ne kadar doğru olup olmadığını sorgulamasına sebep olmuştu ilk kez. Her şeyi anlıyormuş, görebiliyormuş gibiydi verdiği hava. O an, gözlerini göremese de kızın adamın ruhunu okuduğunu hissetmişti. O zaman da büyülenmemeyi dilemiş ve becerememişti. Bu hayatta ölecek olsa son dileği bu kızın yüzünü bir kez görmek olurdu, içinden böyle geçirmişti o an.

Ah, ne ironiydi ama.

Adam kıza bakakalmıştı. Aralarında bir sessizlik hakimdi. Adam ancak şu an nasıl hala nefes aldığını anlayabildi. Evet, kız istediği an adamın canını alabilirdi beki de fakat yapmamıştı; beklemişti. Hala bekliyordu. Adama bakıp son sözlerini söylemisini bekliyordu. Yüzünü göstererek ilk dileğini yerine getirmişti.

En sonunda sessizliği bozan adam oldu. "Adını öğrenebilir miyim?" Bu ondan istediği ikinci dilekti.

Kız hala ifadesizdi. Birkaç saniye bekleyip düşündükten sonra ise adam bir fısıltı duydu. "Rune."

Bu fısıltıdan sonra aralarına yeniden bir sessizlik çöktü. Fakat bu sefer sonu hızlı gelecekti. Adam boğazına dayanan bıçağın biraz daha derisine battığını hissettiğinde sadece gülümseyebildi.

Ölümden korkardı. Tanrıya güvenmezdi. Ona göre duyduğu efsaneler peri masallarından ibaretti. Mucizelere inanmazdı; çok fazla savaş, çok fazla katliama tanıklık etmişti. Tanrı gerçek miydi? Ona göre cevap çok basitti. Gerçek olup olmamasını hiç önemsememişti. Tek bildiği şuydu; Tanrı insanoğlunu çoktan terk etmişti.

Ne saçmalıyordu bu kadar zaman? Bu son saniyelerinde tüm inançları yerle bir olmuştu. Mucizelere inanmış, duyduğu masalları düşünmeye başlamıştı. Ölüm şu an ona sarılıyor olsa bile içinde bir gram korku yoktu. Belki de Tanrı onları hiç terk etmemişti. Başka türlü nasıl onlara bir melek gönderebilirdi? Hislerinde yanılmamıştı, kız gerçekten ruhunu okuyordu.

Bıçak boğazını delip geçmeden önce söyleyebildiği son ve tek şey "Teşekkür ederim." olmuştu. Acı hissetmemişti. Bu kadar zamandır döktüğü kanlar, sırtında taşıdığı yükler... hepsi uçup gitmişti sanki.

Yere düşen cansız adamın gözleri açık değildi. Son saniyesinde adamın duyamadığı ise son bir fısıltı olmuştu. "Bu son hediyeydi."

LabirentWhere stories live. Discover now