BARAKA

40 4 2
                                        



Ne kadar kısa bir süre geçmiş olsa da o kadar uzun bir süre geçti. 

Sessiz karanlığın ardından altında ezildiğim, renkli gürültülerle yok oluyorum. Bir cevap aramak basitleşmeye başlamıştı benim için. Yalnız başıma geçirdiğim uzun yolculuğun sonunda, kendisiyle baş başa kalabilen bir varlığın en tehlikeli versiyonuna dönüşmüştüm; kabullenmeye başlamıştım ve sorgulamıyordum. Gecenin karanlığıyla sevişen kurt ulumaları barakanın duvarlarından yansırken, sıcak kahvemin dumanı bilgisayarımın ekranını buğuluyordu. Dedemden kalma bir plak koleksiyonum vardı. Kahverenginin en sıcak tonlarını üzerlerinde taşımaktaydılar. Onlara bakarken eski anılarımın içerisinde uzun bir yolculuğa çıkmamak imkansızdı. Çocuğumu doğumundan sadece altı gün sonra kaybetmiştim.

Basit olan şey korkunçtur. Bu cümleyi yazdıktan sonra birkaç dakika ekrana baktım. Genel olarak yazdığım yazılarda fazla düşünmem, belki de bunun en büyük sebebi hikayelerin kafamda canlanmasıdır. Ama konu bana ve benim hissettiklerime geldiğinde düşünmeden duramıyorum. Basit olan bir şey nasıl korkunç olabilir? Aslında her şey insanın neler hissettiğiyle alakalıdır. Eminim ki hepimiz çok sevmişizdir ya da sevilmişizdir. Bu duyguların nasıl hissettirdiğini az çok biliyoruz. Bir bakış insana en fazla ne hissettirebilir? Onu nasıl bir an da yaşamak isteyen birine çevirebilir? Kalbinin attığını, gözlerine bakan başka bir çift gözle anlayabilir mi? İşte eğer o çift göz kalbinizde bir ritim bozukluğu yaratabilecek kadar güçlüyse bu yaşanabilir. Bir bakış çok basittir ama hissettirdiği yaşama duygusu, ömrünüzde attığını hiç düşünmediğiniz kalbinizin ritmini bozabilir. Burada bahsetmek istediğim "korkunç" kelimesi korkudan gelmiyor. İnsan anlayamadığı şeyden korkar. Kalbim bile bir bakışla değişebiliyorsa, zihnime nasıl engel olabilirim? Zihnimi düşünmeye iten kişi en azından bendim, ama kalbimi atmaya zorlayan kişi ben değildim.

Barakanın içerisinde durmuş, sırtımı şöminenin sıcağına dönmüştüm. Ellerim klavyenin üzerinde ilk defa bu kadar yalnız hissediyordu. Düşünmeden edemiyordum, neydi yalnızlık? Klavyeyi bırakıp biraz şöminenin yanında oturdum. Ateşin sıcaklığında kaynamış suyla, kendime sert bir kahve yaptım. Gecenin karanlığı artık dışarıdan ziyade, ruhumun da derinliklerine inmeye başladığında, kendime sorduğum soruyu yineledim. Yalnızlık neydi? Yalnızlık nedir?

Kendini soyutlamak veya başkaları tarafından soyutlanmak, bence en basit tabiridir yalnızlığın. Ama bu kadar basit anlatılabilecek bir şey midir? Bu kadar ağır hissiyatı olan bir duygunun tek cümleyle özetlenmesi bu parçalayıcı duyguya bir hakaretten ibarettir. Yalnızlık yıllarca çok basitleştirildi. İnsanlar dudaklarının arasından hiç çıkmaması gereken bir kelime olmasına rağmen, sakız gibi gevelemeye başladı onu. O rahatsız olmadı çünkü o da çok yalnızdı bizden önce onu biz basitleştirdik. Kelimelerimiz, bakışlarımız, duygusuzluğumuz ve hiç bitmek bilmeyen doyumsuzluğumuzla yücelttik onu ve unuttuk, onun ne kadar güçlü bir duygu olduğunu unuttuk. Onun bize neler yapabileceğini unuttuk. Sanki o bize yıllarca sabır etmişti, yıllarca beklemişti köşesinde; sonunda vakti geldiğinde ortaya çıktı ve buluştu benimle. İlk başta tanımadım onu, o da beni tanımamıştı eminim. Çünkü ruhumun derinliklerinde hiç bu kadar yalnız kalmamıştım, onunla hiç buluşmamıştım. Sonradan düşünmeye başladım. "Bu, ne bu nedir böyle" dedim. Derimin üstü rahattı ama altında bir bulantı vardı. Sanki göğüs kafesimi yukarıdan aşağı açsam siyah bir katran fışkıracaktı içimden. Öyle doldurmuştu beni. Çıkmasının korkusuyla fazla açamıyordum ağzımı, nefes verirken daha sakin olmaya çalışıyordum. Ne ben onunla olmaya dayanabiliyordum ne de o benimle olmaya dayanabiliyordu. O beni istiyordu evet ama içimde sıkışmayı değil yalnızlığımı haykırmamı istiyordu. Benden içimde birikmiş siyah katranı etrafıma kusmamı, bu yalnızlığı başkalarına bulaştırmamı istiyordu. Beni sanki bir aracı gibi tutuyor ve yönlendiriyordu. Yalnızlık hiçbir zaman insanların ilk seferde hissettiği bir şey değildi. Biz ona farklı isimler bulduk. Çünkü onun ismi dudaklarının arasından bir kere hissederek çıktığında geri dönüşü yoktu. İnsanlar hiç yakıştıramadılar kendilerine yalnızım demeyi, onu kabul edilemez bir his olarak gördüler. Bukowski'nin dediği ve bana da bir akşam söylendiği gibi "seçilmiş bir yalnızlık en büyük lükstür."

Peki yalnızlığın bana verdiği hissiyat neydi?

Yalnızlık sessizliğin en acı senfonisi çalarken, bir sigara eşliğinde gözlerimizi kapatıp onu hayal etmek, o sigaranın sıcaklığıyla düşüncelere dalmak ve o düşüncelerden çıktığında gözyaşlarının o sigarayı söndürdüğünü görmektir.  

BARAKAWhere stories live. Discover now