1.BÖLÜM
ÇOK BİLMİŞ BİR DELİ
Kabul et!
Çok bilmiş bir delisin sen... akıl sağlığını koruyacağım diye, ruhunu hasta ettin.
Çok iyi konuşan dil ile zekâ arasında dağlar kadar fark var. Öyle ki çok iyi konuşanı zeki sanmak, büyük hata. Keza sessiz, kendi halinde birini deli sanmak da. Ve... her delinin çok iyi bir dili, her zekinin de mükemmel bir sessizliği var. Aklımız, nefsimizin istekleri doğrultusunda hareket ettiği müddetçe de bizden ne zeki olur ne de deli. Olsa olsa nefsine yenik düşmüş çok bilmiş bir deli...
Ben de ne zekiyim, nede aklını sıyırmış biriyim. Sadece çok bilmiş bir deliyim... Kader ağlarını kendi ellerime almam imkânsız gözüküyor. Bu kadar baskı altındayken kendi bildiğini okumak da intihara sebebiyet veriyor. Oysa birçok engeli aştım sayılır. Gerçi en büyük engel hâlâ barikat önümde ya. Kolay kolay aşabileceğimi de sanmıyorum. Olsun! her şeye değer yine de...
Bir an günlüğünde olan gözleri ÖSYM'nin üniversite öğrenci yerleştirme belgesine ilişti. Gözleri parıldadı ve günlüğünü yazmaya devam etti.
Hiç kolay olmadı bu belgeyi alabilmek. Gece gündüz çalıştım uykuya hasret. Bu maratonu çok sevmiştim aslında. Özellikle ailemden habersizce derslere çalışmak, sınava katılmak başlı başına bir maceraydı benim için. Zehra; bana, çıldırmışsın! Diyor. Korkudan beslenip tehlikeli işlere kalkışmaya kapı aralıyorsun diye dil döküyor. Belki de haklıydı. Yasaklı maddeler insana her zaman sempatik, ilgi çekici geliyordu nedense.
Benim de yasaklı maddem; ailemden habersizce katıldığım sınav maratonunu sevmekti herhalde. Gerçi ailemden sınavı gizli tutuşum benim suçum değildi. Onların sıkı baskısı, çevreci tutumları gizliliğe zorladı beni. En başından beri, orta okuldan sonra kızları okutmaya karşıydılar bizimkiler. Sadece bizimkiler değil, merkez dışında, köy ve kasabalarda yaşayan bir çok insanlar için de yaygındı bu görüş. Bende, bu görüşün üzerimde bıraktığı etki neticesinde ailemden gizlice sınava katılma mecburiyetinde bulundum. Sınavı kazandığımı öğrendiğimde duygulanmıştım. Başarı engellerini tek tek aştım sanmıştım. Canı gönülden istediğim öğretmenlik mesleğine sadece bir adım geride olduğumu, çok yakın bir zaman sonra bu topraklarda öğretmen olarak çocuklara eğitim vereceğim diye kendimi inandırmıştım. İnanmakla yetinmeyip her gün hayalini kurdum. Okul bahçesinde öğrencilerimle oyun oynayacağım, şarkılar söyleyeceğim, yol gösterici olacağım... Hayali bile inanılmaz gelirdi bana ki zorla inandırırdım kendimi. Elimizden alınamayan tek değerimizde hayallerimizdi belki. Neyse ki bu hayalimin en büyük hedefini gerçekleştirdim ve İstanbul Marmara Üniversitesinde Eğitim Fakültesine yerleşmiştim. Önüme hangi engeller çıkarsa çıksın, Öğretmen olacağım ben! En büyük hayalimi gerçekleştirmiştim zaten. Benden daha mutlusu olur mu hiç? Veya gerçekleşmiş olan bu hayalimin bana verdiği sevincin yerini ne alabilirdi ki? Tabi ki İstanbul'a gitmek... Okul sevdası, belki de İstanbul'a gitme arzusundan yüreğime serpilmişti. Şehrin muazzam görüntüsünü TV kanallarından izledikçe, İstanbul sevgisi ve büyüsü günden güne büyüyordu içimde, İstanbul'un masallar diyarı olduğuna inanırdım hep. Oysa İstanbul'da yaşam nasıldı? hiçbir fikre sahip değilim. Belki de kasvetli havası vardır, zorlu bir yaşamın ortak noktasıdır. Doğrusu İstanbul sevgisi nasıl olmuştu da içime sirayet etmişti.... Bir kez olsun gidip de görmemiştim, havasını içine çekmemiştim, büyüsüyle sarmalanmamıştım. Hiç tadılmayan bir büyünün müptelası olunur muydu insan. Tabi ki İçten içe bu kutu gibi köyden kurtulmaktı asıl niyetim. Ömür boyu hüküm giymiş bir mahkumun, hücresinde ki duvarlara baktığı gibi bu köye bakardım. Buradan hiçbir zaman kurtulamamak, burada çürüyüp gitmek korkusu, hayatımı zindana çevirmişti, hala da çevirmeye devam ediyordu. Oysa bu topraklar için canını hiçe sayan binlerce, milyonlarca insanın mücadelesini anlayamıyordum. Mezopotamya'nın toprakları bereketlidir, kutsaldır diye diye insanlar delirmiş... ırkların, dinlerin ortak merkezi haline gelmişti. Bu topraklar, o kadar ırk, din ve devletlerin ortak noktası iken, buradan kurtulma arzusuna yenik düşmemin açıklamasını da bir türlü yapamıyorum kendime. Belki de beni sıkan, nefes aldırmayan nokta, bu topraklar değildi. Artık neye, neden kızdığımı, neyden nefret edip ne yöne gitmek istediğime karar veremiyorum. Bu toprakları çok seviyorum ama bir o kadar da kurtulmak istiyorum. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyorum ama bildiğim tek şey var; Öğretmen olmak istiyorum. Ailem, öğretmen olacağımı ilk öğrendiklerinde yüzüme öfke kustular. Bir suç işlemişim gibi işlediğim suçun vicdan azabını bana yaşattılar. Bana uyguladıkları sözlü hakaretin yanında başvurdukları fiziksel şiddette cabası. Neyse ki günler geçtikçe herkesin bana olan öfkesi dinmeye yüz tutmuştu. İlk duyup öğrendikleri gibi davranmıyorlardı. Günlerce Ağabeyimden yediğim dayağın yara izleriyle ağladım, zırladım dışarı çıkamadım. Beni en çok üzen kısım işittiğim hakaretler, yediğim dayak değildi oysa. Beni en çok üzen kısım gün geçtikçe ailemin beni üniversiteye göndermeyecekleri gerçeğiyle yüzleşmemdi.
YOU ARE READING
TUTSAK GÜVERCİN (Kitap oldu)
General FictionDiyarbakır'ın dar sokaklarında, surların gölgesinde yeşeren bir aşk... Ravza, okumak ve özgür olmak isteyen cesur bir genç kızdır. Hayallerinin önünde aile baskısı ve geleneklerin ağır zincirleri vardır. Mirza ise acımasız görünen, iki ailenin kavga...
