Krallığın Yetim Kızı

52 3 0
                                        

O gün diğerlerinden farklıydı. Althala Krallığı derin bir yasa gömülmüş, toprakları ıslatan gökyüzü karanlığa mahkum olmuştu. Her haneden duyulan sessiz çığlıklar şehrin surlarına bir ok gibi saplanıyordu. Tüm bu karmaşanın ortasında, soluk tenli bir adam şehrin merkezinde bağırarak koşuyordu; "Kral ölmüş! Kral ölmüş!"

Herkesin bildiğini söylemeye cesaret eden bu adamın ağzından çıkan kelimeler sanki hiç söylenmemişler gibi cevapsız kaldı. Bu insanlar hiç görmedikleri bir kral için mi ağlıyorlardı?

Uzun süren savaşların ve halkı acıya sürükleyen kıtlığın ardından gelen ölüm haberi yalnızca, başlarına ne geleceğini bilmeyen bu çaresiz insanların duyacağı üzüntü ile anlam kazanabilirdi.

Şimdi onları bekleyen neydi? Kralın henüz beşikteyken ölen oğlu ve gençliğinin en taze günlerini yaşayan kızından başka geride bıraktığı hiçbir şeyi yoktu.
Tek varis... Tek kadın varis... Clarisa.
Bunca karmaşa, bunca kötülük, Althala Krallığının tüm yükü genç bir kızın omuzlarındaydı.

Günler geceleri kovalarken, matem havası sürüp giderken sık ormanlarla çevrili şehir merkezinin ölüm sessizliği tırıs giden atların gürültüsüyle bozuldu. Meraklı bakışların odağında, güçlü atların sırtında şehre giren yabancılar sanki yüz yıllık sorular getirmişti yanlarında. Arkalarında bıraktıkları toz bulutunun içerisinde kaybolan bu yabancılar sarayın çamurlu merdivenlerine doğru yol aldılar.

Clarisa odasının penceresinden dışarı baktı. Gelenleri görmek istiyordu ancak yüksek duvarlar izin vermiyordu. Babasının ölümünden sonra tüm gözler onun üzerindeydi. Onlarca muhafız odasının önünde nöbet tutuyor, dışarı çıkmasına izin verilmiyordu. Taç giyme töreni gerçekleşinceye, Clarisa resmî olarak Althala kraliçesi oluncaya kadar böyle olmak zorundaydı.

Tekrar pencereye yöneldi. Nihayet gelenler duvarı geçmişler ana kapıya ilerliyorlardı. Clarisa gözlerini ayırmadan onlara bakıyordu. Bu bakış basit bir meraktan fazlasıydı. Dikkatini aşağıdaki manzaradan ayıramıyordu. Dört atlının ortasında diğerlerinden farklı görünen, Clarisa'nın bakışlarını zincirleyen bir atlı... Uzun boyu, savaşçı vücudu, kendinden emin duruşuyla efsanelerden fırlamış gibi duran tek bir atlı..

Clarisa sendeledi. Aşağıda gördüğü şeyden emin değildi. Gözleri yaşlarla dolu bir halde yanındaki sandalyeye tutundu.
Dört bir yandan taç giyme törenine tanıklık etmeleri için konuklar bekleniyordu; Kontlar, baronlar, öte krallıklardan önemli insanlar... Clarisa buna hazırlıklıydı. Ancak bu gelenler...
Penceresinin altında, ana kapının karşısında, elinde kılıcıyla duran savaşçı kimdi? Onu bu denli etkisi altına alan güç neydi? Sanki derinden bir ses ona sesleniyor, ona ulaşmaya çalışıyordu. Onu tanıyor olmalıydı. Hayır, mutlaka tanıyordu.

Başı dönüyor, midesine garip bir ağrı saplanıyordu. Odaya halihazırda hakim bulunan kasvetli hava o kadar yoğundu ki orada bulunan hizmetçiler Clarisa'daki bu değişimin farkında değillerdi. Tüm yalnızlığı ile krallığın yetim kızı derin bir nefes aldı;

"Bugün değil Clarisa, bugün zayıflığa yer yok!"

Her krallığın kendi sırları vardır. Kimi sırlar geceden daha karanlıktır. Kralın ölümü Pandora'nın kutusunu açmış, sırlar sarayın taş duvarlarından sızmaya başlamıştı. Şehir savunmasız kalmış, ormanlar dikenli çalılarını bir seferlik aralamıştı. Karanlık her yerdeydi!

Taç giyme töreni için son hazırlıklar sürerken, şehrin diğer ucunda yaşlı bir kadının ağzından şu sözcükler dökülüyordu;
"Yedinci günün sonunda bir kız gelecek. Öyle bir kız ki, yalnız güzelliği ile değil zekasıyla da baş eğdirecek, diz çöktürecek. Öyle bir kız ki, adı tarih sayfalarına karışacak, nesilden nesile anılacak. Kılıcı keskin, yüreği kor, halkının tek umudu, babasının yegane mirası, düşmanlarının karşısında çelik kalkanlı bu kız tek bir insanoğluna yenilecek. Aşk, en güçlü savaşçıların bile kılıcını kıran aşk, kimseye esir olmayacak bu kızı bir çift keskin bakışa tutsak edecek!"

Tutku Krallığı Stories to obsess over. Discover now