Ruhumu dinlendirmek için bile ruhumu dinlendirmenin çıkmazlarını arayarak, avuçlarımın arasında boğazladığım ruhumun farkında dahi değildim...
Elimde olan varlığa ellerimi kaldıramayacak kadar yorgun olduğumdan , ona karşı elimden geleni yapamıyordum. Ellerimle yarattığım camdan dünyamın kırık parçalarının içimdeki kızı yaraladığının bile , müstesna ruhum itabarı ile farkına varamaz durumdaydım. Zihnimin derin ve ıssız ücralarında bu kadar düşünme arzusu var iseydi , bu düşüncelerin neden kafamda ikamet etmesine izin verdiğine , bu düşünceleri bana düşündüren sebepsizlikleri düşünme kabiliyetinde olmalıydı...
Güçsüzlüğümün bana akıttığı güç ile arafımda vaveylalarını işittiğim bu arsız düşünceleri büyükçe bir fanusa hapsederek , zihnimin sahne perdelerini aralamadığım o karanlık tarafında , yosun tutmuş raflarda , diğer rutubet kokulu düşünceler ile aynı kadere boyun eğmesine sağlardım.
Ve uzun bir paragrafın anlamsızlığı belirir bir 'ama' ile...
Bir korkağın güçsüzlüğü ne kadar güçlü akabilirdi damarlarında? Ne kadar seyir halinde kalabilirdi engebeli yollarda?
O korkağın aynaya baktığı kişiye karşı korkusuzluğu ortaya çıkardı bir tek. Sözlerinde taşıdığı kırık ayna parçalarıyla bir tek kendi benzini kanatırdı o korkak... Kendini kendinden dışlayan o çirkin korkak , dışlanmışlığın verdiği yükten sızlanır dururdu kendinde oluşturduğu kanamaya başlayan dikiş izlerini görmezden gelerek. Kanayan ruhunun karanlığında tutsak kalmış kız çocuğunun dikiş yaralarından öptüğünü farkedemiyordu kendine körelmiş gözleri. Avuçlarından zorla alınan ışığın ona tekrar verilmesine ihtiyaç duyardı , karanlıkta yön bulma uğruna dizlerini yaraya bağımlı haline getirmiş bu kız çocuğu...
Ve hayatın kahkahaları arasında düşüncelerinin seni sürüklediği yerlerde düşünmediklerini yaşarsın. Hayatın sinir bozucu gülüşleri yaralı bir şekilde yattığın sedyede , uyurken gelen uğursuz kalp krizinde , karşıdan karşıya geçerken gözlerinde parlayan farlarda , veyahut farları parlayan arabanın direksiyon hakimiyeti elleri arasında olan sen olduğunda , ölüm ve yaşam arasında ipleri kopmuş bir kuklayı andırırcasına kalakaldığın o an ; her şey beklenilenden daha erken yakaladığında seni , geç olabilir yaşamak istediklerin için. Nabzının ritmik sesi tekdüze olmaya başlarken , tek bir notada ilerlemeye yüz tuttuğunda daha da sesli gelir işte o an sinir bozucu sesi taşıyan makûl hayat... Ölüm, bir piyango gibi vurgun yaptığında bayat hayatımıza, ya ayrılmanın kırgın tebessümünü takınıp elveda ederiz yaşamdan ya da itiraz çığlıkları ile çınlatırız bizi bekleyen günahların kulaklarını...
Üzerinde süzülürcesine yaş toprakta gezintiye çıkan parmaklarımın hareketini kesmiş, babamın ismini vücuduna dövme yaptırmış mezar taşına kaymıştı gözlerim.
" Hayat ile aramdaki çetin savaşımızın başlangıç bayrağıydın baba. Ve ben ilk savaşta üzerime atılan yenilgi toprağında nefes alabilmek adına senin toprağında hayat buldum... Ölümün üzerinden yıllar ve anılar geçti ancak sen hâlâ geçemedin benden , farketmeksizin yazdığım her yazıda , ağzımdan çıkan her kelimede seni anıyordum ben..."
Sesim, nabzımı öğüt alır gibi düşmüş ve kalbimi anar gibi çatlamıştı... ' Bu da geçer' diyen insanoğlunun neyi kastettiğini anlayamaz oluyordum her mezar girişinde. Oysa geçen tek şey durmak bilmeyen zamandı , anılar hâlâ sevecen bir annenin çocuğuna asla usanmadan her gün sıktığı portakal suyu kadar taptazeydi. Kaç veya kal, seçimlerin gölgenden ayıramaz seni..Başkalarının gölgesi altında kendi gölgeni sineye çekmek , o gölgenin hâlâ orada varolduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Unutulmaz, alışılır. Reçeteli 7 gün, reçetesiz bir hafta bu süre...
" Birbirimizi tanıyacak zamanı vermediler bize baba, seni tanımadan yaşanmamış anıların yaşanmış acısını yaşıyorum... İnsanlar üzerinde ayrımcılık yapabilecek tek hakkım iyi ve kötü iken, ben senin nasıl bir insan olduğun hakkında en ufak bir fikre bile sahip değilim... Anlatılıyorsun boş şahıslar tarafından bana. Ancak nasıl bilebilirim seni anlatırken sana besledikleri duyguların yönünde hareket etmediklerini? Bana keşke veya iyiki denebilecek bir zaman dilimi bırakılsaydı, sonucunda hâlâ mezarının yanı başında mezar taşına sarılabilir miydim baba?.."
Cevapsız sorular sorulmuş ve cevaptan yoksun kalınmıştı tekrardan sorularım... Elveda ettiğim mezarı arkamda bırakmış, ve beni derin arafında ruhsuzluğa mahkum bırakmıştı çocukluğum. Gözlerime düşen umursamaz tiyatro perdeleri rollerini iyi oynuyor olmalı ki, az önceki gözleri yaşaran kız çocuğu olmadığıma beni bile inandırmışlardı.
Benzimin pembeleşmesini sağlamıştı yüzüme vurarak sonbaharın geldiğini bildiren keskin esinti. Ölüm sessizliğine boğulmuş , ölümlülerin ölümsüz olmadığını hatırlatan bu mezarlık... Babasından ayrılmak istemeyen kız çocuğunun çığlıkları, ve buradan gitmem gerektiğini söyleyen ruhumun sesi boy gösteriyordu bu yapayalnız sessizliğe bürünmüş yerde. Her gelişimde ' Kayın kenara ben de yatacağım! 'diye bağırmak istiyordum uyuklayan ruhlara , bana henüz yer olmadığını bile bile...
...
" Efendim anneniz Edwina sizin için çok endişelend-"
Kişisel kâhyalarımız , sadakâtları satın alınan ilerleme zorunluluğumuzun olduğu bu yoldaki duygusuz eşlikçilerimiz. Doron... İçindeki karanlığa tebessüm eden yosun tutmuş bir kutunun taşıyıcısı. Kehribar gözlerim ona değindiğinde, bir kez daha ne kadar güzel bir adam olduğuna şahitlik ettim. Turuncu saçları kafasında birçok tepecik gibi gözükmesini sağlayacak sekilde bükülmüş kısa buklelere sahipti , koyu kahverengi gözlerine gölge düşüren çatık kirpikleri, yok denecek kadar az ve koyu tonda olsa da yüzünün şeklini bozmaktan ziyade onda klişeden uzak bir hava yaratıyordu , kıvrak burnunun altında başlayan oldukça dolgun dudakları her iki yana kıvrıldığında elmacık kemiklerini daha belirgin hale getiriyor ve ışığın oraya düşmesini sağlıyordu. Ve hâlâ herkesin ona bakmasını sağlayan tek sebep, kahverenginin koyu tonuna sahip olan teniydi...
Koruma iç güdüsü ile geliştirdiği bedeni ve önümde eğilmiş kafası ile çok iğreti bir görüntüye tanıklık etmemi sağlıyordu.
" Seni düzeltmeme izin ver Doron, aşılamaz kurallarının ihlalinde bulunduğum için endişe rolü oynayan sinirli bir matmazeli canlandırıyor. Haksız mıyım? "
Avına saldırmak için Doron ardında sinsice bekleyen bir yılan edasıyla üzerimde gezdirdiği gözlerineydi bu sualim. Eli ile , çıkarken gelişi güzel giydiğim ona göre çöp olan kıyafetleri işaret ederek soludu.
" Seni kimsenin böyle görmediğinden emin olsan iyi edersin! Şimdi çık duş al , leş gibi kokuyorsun."
İğrenir gibi üzerimde gezdirdiği bakışlarını es geçerek yukarı çıkmak için merdivenlere yöneldim. Leş gibi... Babamın kokmaktan çok uzak olduğu bir koku.
Edwina, Kraliyet soyundan olan gelişmiş modern hayat kölesi Matmazel Edwina. Ve ben, kan bağı sebebiyle bakmak zorunda kaldığı evliliğinin noktasıyım...
YOU ARE READING
PANAYIR
General FictionVe uzun bir paragrafın anlamsızlığı belirir bir 'ama' ile... Bir korkağın güçsüzlüğü ne kadar güçlü akabilirdi damarlarında? Ne kadar seyir halinde kalabilirdi engebeli yollarda? O korkağın aynaya baktığı kişiye karşı korkusuzluğu ortaya çıkardı bi...
